Archive for Temmuz, 2007

Bebekleri Tehdit eden 20 bakteri

Konya Dr. Faruk Sükan Doğum ve Çocuk Hastanesi Başhekimi Dr. Adnan Tekin, enfeksiyon sonucu ölümlerin dünya genelinde yaşanan ciddi sağlık sorunları arasında yer aldığını söyledi.

Konya Dr. Faruk Sükan DoÄŸum ve Çocuk Hastanesi BaÅŸhekimi Dr. Adnan Tekin, hastanelerin yeni doÄŸan bebek ünitelerinde, bebeklerin enfeksiyon kapabileceÄŸi en az 20 çeÅŸit bakterinin bulunduÄŸunu belirterek, ”Yeni doÄŸan bölümüne gelen bir ziyaretçi ya da elini yıkamayan bir görevli de ünitedeki bütün bebeklerin ölümüne yol açabilir” dedi.

Trakya Üniversitesi Edirne Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaÅŸanan olayların her hastanede olabileceÄŸini ifade eden Tekin, bazen hastanelerde bebek ölümlerinin yüzde 10′lara bile ulaÅŸabileceÄŸini belirtti. Bunun önüne geçebilmek için hastanelerde Enfeksiyon Kontrol Komitesi kurulduÄŸunu ifade eden Tekin, ÅŸunları kaydetti:

”Bu komite, enfeksiyonu minimuma indirmek için gerekli tüm tedbirleri alır. Yeni doÄŸan bebek ünitelerinde bebeklerin enfeksiyon kapabileceÄŸi en az 20 çeÅŸit bakteri var. Normalde zararsız görünen bir bakteri savunmasız haldeki bebeÄŸin ölümüne yol açabilir. Hastanemizde kurulu komite Trakya Üniversitesi’nde gerçekleÅŸen olayın arkasından, olaÄŸanüstü toplanarak tedbirleri artırdı. Enfeksiyon riskinin ortadan kaldırılması bazı kriterlere baÄŸlı. Bunların başında yeni doÄŸan ünitesine giriÅŸlerin sınırlandırılması geliyor. Buraya görevlilerin dışında kimsenin girmemesi gerekiyor.”

”ENFEKSİYON GENELLİKLE DOKUNMA YOLUYLA KAPILIR”

İlgili görevlilerin üniteye girerken özellikle ellerini özel olarak temizlemesi gerektiÄŸini vurgulayan Tekin, ”Hava yoluyla enfeksiyon kapma riski binde bir civarındadır. Yani bulaÅŸmanın hava yoluyla gerçekleÅŸmesi neredeyse olanaksızdır. Enfeksiyon genellikle dokunma yoluyla kapılır” diye konuÅŸtu. Yeni doÄŸan bebek ünitesinde kullanılan aletlerin temizliÄŸinin sürekli yapılmasının ÅŸart olduÄŸunu ifade eden Tekin, hastanelerinde belli dönemlerde bebekleri dışarı çıkararak ünitede UV ışınları ile temizlik yaptıklarını söyledi.
Yeni doğan bebek ünitesindeki temizliğin ameliyathanelerden bile önemli olduğuna dikkat çeken Tekin, şöyle devam etti:

”Dışardan gelecek bir mikroorganizma çok tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarabiliyor. Üniteye dışardan gelecek bir bebek bile çok riskli. Bu yüzden özellikle görevlilerin temizliÄŸi büyük önem taşıyor. Ziyaretçilerin yeni doÄŸan bebek ünitesine girmekte ısrarları da bebek ölümlerine neden olabilir. Yeni doÄŸan bölümüne gelen bir ziyaretçi ya da elini yıkamayan bir görevli ünitedeki bütün bebeklerin ölümüne yol açabilir. Çünkü bir ziyaretçi üzerinde enfeksiyon sonucu ölüme yol açacak çok sayıda bakteriyi bulundurabilir.” Tekin, hastanelerin yeni doÄŸan bebek bölümlerine ziyaretçilerin girme konusunda ısrarcı olmamalarını istedi.

Yorum Yok »

Eklem Kireclenmesi

İSTANBUL (İHA) – Eklem kireçlenmesinin, yaşın ilerlemesiyle birlikte hemen herkesin başına gelebilen ve yaÅŸam kalitesini oldukça olumsuz etkileyen bir hastalık olduÄŸu belirtildi.
Bursa Acıbadem Hastanesi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nadir Åžener, “Her insanın vücudundaki eklem yerlerini kaplayan kıkırdaklar gençken ya da daha ileri yaÅŸta bir gün mutlaka aşınacak” dedi.
Bu aşınmanın en sık kalça ve diz ekleminde görüldüğünü sözlerine ekleyen Doç. Dr. Şener, eklem kireçlenmesi ve sertliğinin, genellikle ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi şikayetlerle kendini gösterdiğini belirterek, başlıca nedenlerini şöyle sıraladı:
“Romatizmal hastalıklar, ihmal edilmiÅŸ kalça çıkığı, iyi tedavi edilmemiÅŸ kırıklar ve eklem iltihabı”.
Doç. Dr. Şener, hastalığın zaman içinde kişinin hareketlerini, kişisel bakım ve temizliğini yapmasını kısıtladığını, ağrılarınınsa geceleri bile uyutmayacak düzeye ulaşabildiğini ifade etti.
Pek çok sebebi olan eklem kireçlenmesinin risk faktörlerinin başında yaşın geldiÄŸini ifade eden Doç. Dr. Nadir Åžener, hastalığın daha çok kadınlarda görüldüğünü, özellikle menopozdan sonra kıkırdak yapısında bozulmalar olabildiÄŸini belirterek, “Menopoz döneminde östrojen hormonu azaldığı için bu hormonun olumlu etkileri de azalıyor. Ayrıca menopoz döneminde kilo alma olasılığı arttığı için bu da eklem kireçlenmesine sebep olabiliyor. sigara kullanımı, beslenme ÅŸekli ve aşırı kilo da eklem kireçlenmesini artıran faktörlerden. Hastalığın oluÅŸumunda genetik bir eÄŸilimin de rolü var, ama bu oran çok yüksek deÄŸil” ÅŸeklinde konuÅŸtu.
Doç. Dr. Şener, genç yaşta eklem kireçlenmesi görülme sebeplerinin başında romatizmal hastalıklar geldiğini belirterek sözlerine şöyle sürdürdü:
“Romatizmal hastalıklar kıkırdağın aşınmasına sebep oluyor. Kalça çıkığı da, kalçaya binen dengesiz yüklere sebep olduÄŸu için erken yaÅŸta kireçlenmeye neden olabiliyor. Kalça çıkıklığı görülen hastalar 30 ila 40 yaÅŸları arasında protez gerektirecek düzeye gelebiliyor. Kötü iyileÅŸen kırıklar, bacaklardaki doÄŸuÅŸtan ÅŸekil bozuklukları ya da bacak boylarındaki eÅŸitsizlikler de eklem kireçlenmesinin genç yaÅŸta görülme sebepleri”.
Yaşa bağlı kireçlenmeninse genellikle 60-70 yaş arasında görüldüğünü söyleyen Doç. Dr. Nadir Şener, eklem kireçlenmesinin bu yaşlar için hemen hemen kaçınılması imkansız bir süreç olduğunu vurguladı.

EKLEM KİREÇLENMESİ NEDİR?
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nadir Şener, insan vücudundaki eklemlerin kıkırdak denen bir tabakayla kaplı olduğunu belirterek şu açıklamalarda bulundu:
“Kıkırdak, üzeri parlak, kaygan ve bulunduÄŸu eklemin kolay hareket etmesini saÄŸlayan beyaz bir tabaka. Bu tabaka, yaÅŸ, kilo, düşme ve çarpma tarzı travmalar gibi pek çok dış faktörün etkisiyle aşınarak parlaklığını kaybediyor ve yüzeyi pürtüklenmeye baÅŸlıyor. Pürtüklenen yüzeylerse bir süre sonra zımpara gibi birbirini aşındırmaya baÅŸlıyor. Zaman içinde iyice aşınan kıkırdak, tamamen yok oluyor ve eklem yerinde kemik kemiÄŸe sürter hale geliyor. Bu durum, kemikte ve eklemde ÅŸekil bozuklukları geliÅŸmesine neden oluyor. Bu aÅŸamadan sonra, hastanın aÄŸrısı artıyor, yürüyemiyor ve eklemini hareket ettiremez hale geliyor”.
Eklem kireçlenmesinde en sık görülen şikayetleri ağrı, şekil bozukluğu ve hareket kısıtlılığı olarak sıralayan Doç. Dr. Nadir Şener, hastalığın ilerlediği evrelerdeyse hastanın sadece ev içinde hareket edebildiğini, tuvalete bile gitmekte zorlanır hale geldiğini, gece ağrısı nedeniyle uyuyamayan hastanın baston ya da bir destek olmadan yürüyemediğini söyledi.
Eklem kıkırdağındaki aşınma ilk başladığı zaman hastaların genellikle hafif ağrı, eklemlerden ses gelmesi ve şişlikler oluşması gibi şikayetlerle başvurduklarını belirten Doç. Dr. Şener, tedavi yöntemlerini anlattı:
“Biz ilk olarak hastalara korunma yöntemleri tavsiye ediyoruz. Bunlardan ilki eÄŸer hastanın fazla kilosu varsa kilo vermesi gerektiÄŸi ÅŸeklinde oluyor. Hastanın kaslarını güçlendirmesi için çeÅŸitli egzersizler öneriyoruz. Çünkü hareketlilik azaldıkça kaslar zayıflıyor ve bir süre sonra eklemlere daha fazla yük binmeye baÅŸlıyor. Bu da kireçlenmeyi ve kıkırdağın aşınmasını artırıyor. Korunma yöntemleri dışında, hastaya eklem kıkırdağının aşınmasını önleyici ve aÄŸrı kesici ilaçlar öneriliyor. Eklemdeki ÅŸiÅŸlikler ve aÄŸrılar için önerilen bir baÅŸka tedavi de buz. EÄŸer bu tedaviler hastaya yeterli gelmiyorsa, hastaya eklemin içindeki kayganlığı ve kıkırdağın beslenmesini artırıcı enjeksiyonlar uygulanıyor. Birer hafta arayla 3 kez yapılan enjeksiyonları, 6 ay ile 1 yıl arasında tekrarlamak gerekiyor”.

ARTROSKOPİK CERRAHİ GİRİŞİMLER
Bu tedavi yöntemleri sonuç vermediği takdirde artroskopik cerrahi girişimler uygulandığını söyleyen Dr. Şener şu açıklamayı yaptı:
“EÄŸer hasta tüm bu tedavilerden fayda safında romatizmal hastalıklar geldiÄŸini belirterek sözÄŸlayamıyorsa ve eklemdeki kıkırdak kaybı henüz çok fazla deÄŸilse artroskopik cerrahi giriÅŸimler uygulanıyor. Artroskopide eklemin içine, kalem kalınlığında boru ÅŸeklinde bir aletle giriliyor. Açılan kıkırdaklar temizleniyor, tıraÅŸlanıyor, meniskus yırtıkları alınıyor, eklemin içi yıkanıyor”.d iyileÅŸen kırıkl
Doç. Dr. Nadir Åžener, “Eklem kireçlenmesi, geri dönüşü olmayan bir hastalık” vurgulamasını yaparken kıkırdağı eskisi gibi yapmanın, yenilemenin mümkün olmadığını kaydetti. Yapılan tüm giriÅŸimlerin hastalığın seyrini yavaÅŸlatmayı ve aÄŸrıyı azaltmayı hedeflediÄŸini belirten Åžener, “Eklem kireçlenmesi bir aşınma süreci olduÄŸu için kaybedilen kıkırdak geri gelmiyor” dedi.
Eklem kireçlenmesinin 20 ila 30 yıl kadar seyreden ve yavaş yavaş ilerleyen bir hastalık olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Şener, bu süreç içinde herhangi bir ilaç, enjeksiyon, atroskopik girişim tedavisi ya da fizik tedavi yapılmazsa, hastanın ekleminin günün birinde iş göremez hale gelecek kadar aşınabildiğini, bu aşamadaysa hastaya son çare olarak yapay eklem yani protez takıldığını söyledi.
Åžener, oldukça sık yapılan bu ameliyatların baÅŸarı oranının yüzde 95 civarında olduÄŸunu belirterek, “Hasta, yapay eklemini vücudun normal bir eklemiymiÅŸ gibi yaklaşık 20 yıl kadar rahatlıkla kullanabiliyor. Yapay eklemin bozulması ya da aşınması durumunda çıkartılıp yerine yenisi konulabiliyor” açıklamasında bulundu.
Günümüz tedavi seçeneklerinin, eklem kireçlenmesi ÅŸikayeti olan bir hastanın sakat kalmadan, tekerlekli sandalyeye ya da bastona mahkum olmadan yürümesini saÄŸlayacak kadar ilerlemiÅŸ durumda olduÄŸunu ifade eden Doç. Dr. Åžener, hastalığın her aÅŸamasında tedavi ÅŸansı olduÄŸunun altını çizerek “Hasta ne kadar geç gelirse yapılacak cerrahi giriÅŸim de o kadar büyüyor ve riskleri de o kadar artıyor. Hastanın bize aÄŸrıları, ÅŸiÅŸmeleri, eklemden ses gelmeleri baÅŸlar baÅŸlamaz gelmesi erken tedavi ÅŸansı veriyor. Erken tedaviye baÅŸlayan hastanın eklem kireçlenmesi iyi kontrol edilirse, ameliyat zamanını geciktirmek ve hatta hastamız ileri yaÅŸlardaysa ameliyata gerek kalmadan hayatını devam ettirmesini saÄŸlamak mümkün” diye konuÅŸtu.

AMELİYAT VE SONRASI
Doç. Dr. Nadir Åžener, eklem kireçlenmesi ameliyatlarında aşınan, bozulan eklem yüzeyi ve kıkırdağının kesilip çıkarıldığını, onun yerine onun görevini görecek metal, seramik ya da sert bir plastik türünden yapılmış bir yapay eklem yerleÅŸtirildiÄŸini belirterek, yaklaşık 1 saat süren bu ameliyattan sonra hastanın ertesi gün ayaÄŸa kalkıp eklemin üzerine basıp hareket edebilir hale geldiÄŸini söyledi. Ameliyat sonrası hastanede kalma süresinin 3 ila 5 gün arasında deÄŸiÅŸtiÄŸini ifade eden Åžener, “Hastanın yaklaşık 1-2 hafta kadar baston ya da tek koltuk deÄŸneÄŸi kullanması gerekiyor: Bu süre sonunda da bastonu bırakıp normal hayatına devam edecek hale geliyor” dedi.
Her ameliyat gibi bu ameliyatın da riskleri olduğunu söyleyen Doç. Dr. Şener, bu riskleri, protez takılan yerde iltihap gelişmesi, protezin yerinden çıkması, erken aşınması ya da pıhtı (emboli) oluşması şeklinde sıraladı. Şener, yüzde 5 oranında gerçekleşebilen tüm bu risklere rağmen yapay protez ameliyatlarının, ortopedi cerrahisinde en yüz güldürücü sonuçlara sahip ameliyatlardan olduğunu söyledi. Kireçlenmenin en çok kalça ve dizde görülmesi sebebiyle ameliyatların da en çok bu bölgelere uygulandığını belirten Doç. Dr. Nadir Şener, ayak bileği, omuz, dirsek, el bileği ve omurgalara da protez koymanın mümkün olduğunu söyledi.
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Şener, ameliyat sonrasyı.ileşen kırıkl hastanın tüm kontrollerini ve takibini fizik tedavi uzmanıyla birlikte yaptıklarını belirterek görev dağılımlarını açıkladı:
“Protezin saÄŸlığını ve bacağın seyrini ortopedist olarak ben takip ediyorum. Fizik tedavi uzmanı da hastaya, ameliyat sonrası kas güçlendirme ve eklem hareket açıklığını kazandırmayı destekleyecek programları uyguluyor”.
Fizik tedavisiz bir protez ameliyatının düşünülemediğini kaydeden Doç. Dr. Şener, protez ameliyatlarının başarısında fizik tedavinin çok belirleyici bir faktör olduğunu dile getirdi. Şener, protezin koyulduğu andan itibaren, hastanın ekleminin yük taşımaya müsait bir duruma geldiğini belirterek hastaların hastaneden tek bastonla kendi başına yürüyebilecek ve merdiven inip çıkabilecek şekilde gönderildiğini, sonrasındaysa fizik tedavinin devam ettiğini söyledi. Ameliyatın başarısına rağmen protezli eklemde bazı küçük şikayetlerin de devam edebildiğini sözlerini ekleyen Doç. Dr. Nadir Şener, bu şikayetleri şöyle tarif etti:
“Ameliyat sonrası hafif aÄŸrı duymak, çok soÄŸuk havalarda protezin hafif de olsa soÄŸukluÄŸunu hissetmek, çok uzun yol yüründüğünde ÅŸiÅŸmeler yaÅŸamak mümkün. Ancak hastalar günlük hayatta protezi hiçbir ÅŸekilde fark etmiyor”.

FİZİK TEDAVİ ÇALIŞMALARI
Bursa Acıbadem Hastanesi Fizik Tedavi Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Orhan Özcan ise cerrahi girişim sonrası uygulanan fizik tedavi çalışmalarından bahsederek temel kuralın, eklem hareket açıklığını kazandırmak, yeterli kas gücünü elde etmek ve hepsinden önce kişiyi ağrısız normal günlük yaşamına döndürmek olduğunu belirtti.
Fizik tedavi sürecini anlatan Prof. Dr. Orhan Özcan, “Ameliyatın ertesi günü hastanede, izometrik egzersizler dediÄŸimiz eklemi hareket ettirmeden kası güçlendirici egzersizlere baÅŸlıyoruz. Uygulama süresi yapılan ameliyata göre deÄŸiÅŸiyor. Daha sonra eklem hareket açıklığını kazandırıcı hareketler uygulanıyor. Hastanın durumuna göre ÅŸiÅŸliklere engel olmak için buz uygulanıyor. Sonraki günlerde aÅŸama aÅŸama kası güçlendirici ağırlıklar yardımıyla, kasın gücünü artırmaya yönelik egzersizlere baÅŸlanıyor. EÄŸer her ÅŸey yolunda giderse, 2-3 hafta sonra kiÅŸi baston ya da baÅŸka bir araç kullanmadan yürüyebilir duruma gelebilir” diye konuÅŸtu.
Prof. Özcan, ameliyat sonrası ilk 1 ila 2 hafta boyunca hastanın her gün fizik tedavi çalışmaları için hastaneye gelmesi gerektiÄŸini, daha sonra bu sürenin 2 ila 3 günde bir ÅŸeklinde azaldığını söyledi. Sözlerini sürdüren Özcan, “Bu sayede hem hastadaki geliÅŸmeler hem de egzersizlerin hasta üzerindeki etkileri takip ediliyor. Hasta normal yürüyüş görüntüsünü kazandıktan sonra tedavisi, kendisine verilen egzersiz programıyla evde sürdürülüyor” dedi.
Fizik Tedavi Rehabilitasyon Uzmanı Özcan, ameliyat olan kiÅŸilerin genelde 60 yaşın üzerinde olduÄŸunu ve kondisyonel durumlarını korumak amacıyla bu egzersizleri hayat boyu yapmalarının oldukça faydalı olacağını vurgulayarak “Hastaların iyileÅŸtikten sonra da egzersizlere devam etmeleri, bunu bir tedavi gibi deÄŸil de bir yaÅŸam biçimi olarak algılamaları ve hayatlarına geçirmelerini tavsiye ediyoruz” dedi. Tavsiyelerine devam eden Prof. Dr. Orhan Özcan, “Fazla kilo almamaya özen gösterin. Travmalardan uzak durmaya çalışın. Egzersi.ileÅŸen kırıklzleri bilinçli yapın. Yüzme ve yürüyüş gibi daha hafif, yaÅŸa uygun, ekleme fazla yük bindirmeyecek ama kasları güçlendirecek egzersizleri tercih edin. Katkı maddelerinden uzak bir doÄŸal beslenme ÅŸeklini benimseyin. Kıkırdak kandan deÄŸil, eklem sıvısından beslendiÄŸi için oldukça sınırlı bir beslenmesi var. Eklem sıvısının niteliÄŸi ve içeriÄŸi bozulunca kıkırdağın da yapısı bozuluyor. Sigara kullanmayın. Sigara, kıkırdak beslenmesini olumsuz etkiliyor” ÅŸeklinde konuÅŸtu.

Yorum Yok »

Cagimizin Hastaligi panik Atak

Oyuncu Kim Basinger’dan Cher’e, Michael Jackson’dan Barbra Streisand’a, ünlü manken Naomi Campbell’dan beyazperdenin baÅŸarılı aktörü Nicholas Cage’e kadar pek çok ünlünün de sorunu olan panik atak, tüm dünyada giderek artan bir psikolojik sendrom olarak dikkat çekiyor.

Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde her beÅŸ kiÅŸiden biri Panik Atak geçirirken, Türkiye’de ise her yüz kiÅŸiden dördü tedavi gerektirecek düzeyde Panik Atak sorunu ile karşı karşıya. Uzmanlara göre, her yüz kiÅŸiden onu ise Panik Atak için sırada bekliyor. Kısaca ‘endiÅŸe ve kaygı nöbeti’ olarak tanımlanan panik atak, hiçbir ÅŸey yokken, aniden ortaya çıkabiliyor. 18-25 yaÅŸ arasında görülen panik atak, 30 ve 40′lı yaÅŸlarda ise daha ciddi biçimde kendini gösterebiliyor. En fazla 30 dakika süren nöbetler sonunda hastanın yaÅŸam kalitesi düştüğü gibi, sürekli başına kötü bir ÅŸey geleceÄŸi kaygısı ile yalnız kalamamak, dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklar yaÅŸayabiliyor. Tedavisi mümkün olan panik atakta en önemli nokta ise hastanın hastalığını nasıl kontrol altına alabileceÄŸini öğrenmesi.

Kabus Gibi
Panik Atak Dostları Derneği (PANDOST) internet sitesinde yer alan bilgilere göre, Panik Atak fiziksel belirtilerle seyreden bir psikolojik sendrom olarak basitçe tarif edilebilmesine karşın, hastaların yaşadıkları hiç basit görünmüyor. Kimilerine göre hissedilenlerin tarifi mümkün değil. Çok şiddetli ve sarsıcı olarak yaşanan kalp atımı, beyinde uğultu, basınç, tansiyon çok yükselmiş hissi, giderek benliği saran ölüm korkusu, nefes düzensizliği ile başlayan nöbetler sırasında hasta sonunun geldiğini düşünmeye başlarken, aslında hissedilenler çoğu kez korkulan bir hastalığın belirtisi olarak tanımlanıyor. PANDOST sitesinde, pek çok hastaya yaşadıklarının psikolojik kökenli olduğunu anlatmanın zorluğundan sözedilirken, nöbet sırasında yaşananların ise adeta bir kabus olduğu ve hastayı çaresiz bıraktığı belirtiliyor. Pek çok hastanın nöbet sırasında yaşadıkları nedeniyle acil serviselere koştuğu, kardiyologlara başvurduğu ancak akla bir psikiyatriste gitmenin gelmediği vurgulanıyor.

Yaşam Kalitesini Düşürüyor
Bilgilere göre, nöbetler ya da ataklar gelmeye devam ettikçe, hastalarda iki temel belirti daha ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi beklenti anksiyetesi denen bu atakların tekrarlayacağı korkusu. Hastaların beyni ‘ya bunu tekrar geçirirsem’ korkusuyla çok fazla meÅŸgul olabilirken, bu durum hastayı Depresyona sürükleyebiliyor. Ikinci temel belirti de kaçınmalar. Bu nöbetler yaÅŸandıkça kiÅŸi bazı ortam ve durumlarda bulunmaktan kaçınıyor. ÖrneÄŸin çarpıntısı olacağı korkusuyla spor yapmaktan, havasız kalacağı korkusuyla kapalı ortamlardan, herkesin içinde düşüp bayılabileceÄŸi korkusu ile kalabalık ortamlarda bulunmaktan, asansörlerden, toplu taÅŸama araçlarından, toplantılardan kaçınmaya baÅŸlıyor. Kaçınmanın bir diÄŸer görünümü de yalnız kalamamaya baÅŸlamak. Hasta başına bir ÅŸey geleceÄŸi korkusu ile hep yanında birini bulundurmaya baÅŸlıyor. Bazı hastalar evden çıkamaz hale gelebilyor.

Fiziksel Belirtileri
Panik atakta görülebilen fiziksel belirtilerden bazıları mideye bir şey çöküyor hissi, avuç içlerinde terleme, her tarafta sıcaklık hissetmek, hızlı ve şiddetli kalp atışları, ellerde titreme, diz ve bacaklarda güçsüzlük veya esneklik, titreme duygusu, ağız kuruluğu, boğazda yumruk hissi, göğüste basınç, hızlı nefes alıp verme, bulantı, ishal, baş dönmesi, sersemlik, göz kararması, gerçek dışılık hissi (Rüyada gibi), açık olarak (net olarak) düşünememek, bulanık görme, kısmen felce uğramışlık duygusu, ayrılma ya da hayal gibi hareket etme duygusu, çarpıntılar veya düzensiz kalp atışları, ellerde, ayaklarda ve yüzde karıncalanma, göğüs ağrısı, bayılma hissi, midede titreme heyecan, soğuk ve ıslak eller.

Korku ve Negatif Düşünceler
Kaygı ve gerilimin hakim olduğu Panik Atak nöbeti sırasında genellikle fiziksel belirtilere, korkular ya da negatif düşünceler de eşlik edebiliyor. Ölmek üzereyim, kalp krizi geçiriyorum, aklımı yitirmek üzereyim, kendimden geçmek üzereyim, tıkanmadan öleceğim, nefes almam mümkün olmayacak, inme inecek, felç olabilirim, kontrolümü kaybediyorum, tansiyonum çok yükseldi ve beyin kanaması geçirmek üzereyim gibi olumsuz düşüncelerle yaşanan nöbet daha büyük bir kabusa dönüşebiliyor.

Tedavi Yöntemleri
Panik atak sadece psikiyatristlerin tedavi etmesi gereken bir hastalık olarak tanımlanırken, tedavinin bir çok yöntemin kombine uygulanması ile daha çabuk sonuç verdiği vurgulanıyor. Tedavide asıl amaç, hastanın hastalığı hakkında bilinçlendirilmesi. Hastanın panik atağı iyi tanıması, tedaviden kaçınmaması ve tedavi için doğru adresi bulması ile 4 ile 6 ay arasında iyileşme şansı yüzde 95 olarak belirtiliyor. Psikoterapi, ilaç kullanımı, nefes egzersizleri, spor ve egzersiz ve üstüne gitme teknikleri ile hastalar yaşadıklarına inanamadıkları bu hastalıktan rahatlıkla kurtulabiliyor.
iha

Yorum Yok »

Uyusturucu Maddeler ve Zararlari

İnsanın akıl, zihin ve vücut saÄŸlığının en büyük düşmanı olan uyuÅŸturucu, kiÅŸiyi ailesinden, iÅŸinden, toplumdan uzaklaÅŸtırıp, yalnızlığa, bunalıma ve ölüme götürüyor. UyuÅŸturuculardan eroinin bir gramı bile, beyindeki bir milyon hücreyi öldürürken, ileri derecede kokain kullananlarda da psikolojik bozukluklar meydana geliyor. Esrar, ‘eroinmanların ilk atlama taşı’ olurken, çok miktarda ve birden alınan afyon ise, içen kimseyi komaya sokup ölümüne sebebiyet verebiliyor.

İHA muhabirinin, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün internet sitesinden edindiÄŸi bilgilere göre, kiÅŸinin beyin, sinir, sindirim ve solunum sistemlerini, ciÄŸer ve böbreklerini, gözlerini olumsuz etkileyen baÅŸlıca uyuÅŸturucular ÅŸunlar: “Eroin, kokain, esrar, afyon, ecstasy ve LSD. Uzmanlara göre, vücuda giren bir gram eroin, beyindeki bir milyon hücreyi öldürüyor. Eroin, uyuÅŸturucu maddeler arasında en etkilisi, dolayısıyla da en tehlikelisi olup, morfinden iki ila on defa daha kuvvetli. Eroinin, en çabuk bağımlılık oluÅŸturan uyuÅŸturucu madde olduÄŸunu belirten uzmanlar, bir-iki denemenin, kiÅŸiyi eroin kurbanları arasına almaya kafi geldiÄŸini bildiriyor.

Eroinin beyaz, gri, koyu gri, fildişi ve kahverengi tonlarda, küçük kristaller halinde veya un gibi toz halinde bulunabildiğini ifade eden uzmanlar, saf halde iken beyaz olan eroindeki bu renk farklılaşmasının, içerisine konulan katkı maddelerinin miktarına göre değiştiğini kaydediyor.

ŞIRINGA VE ÖLÜM
Eroinin burna her çekilişinde damarlarda çatlama olabileceğini vurgulayan uzmanlar, kurtulma şansının çok az olup ölümün çabuk gerçekleşebileceğini söylüyor. Uzmanlar, eroinin damara şırınga ile enjekte edilen şeklinin ise en tehlikeli ve ölüme en yakın olduğunu belirtiyor.

Narkotik maddeleri uzun süre kullananların beyin hücrelerinin dumura uğradığı, içinde boşluklar ve yağlanmalar oluştuğunun tespit edildiğini bildiren uzmanlar, bu görünüme ek olarak göz ve beyin kabuğunda ve beyni kaplayan zarlarda şişme, kanlanma ve küçük kanama odakları, damarlarda daralma, incelme ve yağlanmanın dikkat çektiğini ifade ediyor. Uzmanlar, bu tür maddelerden zehirlenerek ölenlerin beyinlerinde şişme, bol kanama odakları ve hücrelerde yozlaşmanın, önemli bulgular arasında yer aldığını kaydediyor.

EROİNMAN: ‘YAÅžAYAN ÖLÜ’

Uzmanlar, eroin kullananlardaki belirtilerle ilgili olarak ÅŸunları bildiriyor: “Kalpte çarpıntı baÅŸlar, vücudu kırgınlaşır, diz, bel ve başında ÅŸiddetli aÄŸrılar oluÅŸur, iÅŸtahı kapanır, çalışma gücünü kaybeder. Büyük üzüntü yaÅŸar ve buna baÄŸlı olarak toplumla olan iliÅŸkisini sıfıra indirir. Gözlerindeki canlılık belirtileri kaybolur, sürekli olarak dalgın halde bulunup dünya ile ilgili alakası kalmaz. YaÅŸayan bir ölüden farksızdır ve tüm bu olumsuzluklardan kurtulabilmek için tek kurtuluÅŸunun eroin olduÄŸunu düşünür”.

KOKAİN: KUVVETLİ UYARICI
Kokainin renginin beyaz olduğunu vurgulayan uzmanlar, genellikle asit borik veya sodyum bikarbonat gibi beyaz toz maddelerle karıştırılarak saflığının bozulduğunu belirtiyor. Uzmanlar, genel olarak kokainin, burundan çekilerek ve nargile aracılığı ile kullanıldığını, kuvvetli uyarıcı olduğu için sinir sistemi üzerinde anında etki yaptığını söylüyor. Uzmanlar, zehir tacirlerinin, sattıkları kokaini çoğaltmak için, içine diş macunu, bebek maması, floresan lambasının tozu, yemek sodası vb. çeşitli maddeler koyduklarını da bildiriyor.

BURUN ÇEKME ‘TİK’İ
Kokainin, burundan çekildikten kısa süre sonra merkezi sinir sistemini uyardığını ifade eden uzmanlar, ÅŸunları kaydediyor: “Kalp vurum sayısı, kan basıncı ve solunum artar. Hareket çoÄŸalır. Kaslarda gerilme ve kasılmalar olabilir. Bir süre sonra kokainin, merkezi sinir sistemi üzerinde uyuÅŸturucu etkisi olur. Kokain alanlarda bulantı ve kusma görülür. Uzun süre burundan kokain kullananlarda, burun çekme biçiminde bir tik yerleÅŸir. Ayrıca sürekli burun sıkıntısı ve nezle durumu görülür. Kimi bağımlılarda burun deliklerini ayıran bölme delinir. Uzun süre kokain kullananlarda iÅŸtahsızlık, zayıflama, uykusuzluk, mide bağırsak bozuklukları ve cinsel gücün azalması gibi belirtiler ortaya çıkar. Bedensel çöküntü olur”.

‘MARAZİ NEÅžE’
Az miktarda alınan kokainin coÅŸku, taÅŸkınlık ve marazi neÅŸe verdiÄŸini ifade eden uzmanlar, miktar çoÄŸalırsa, çeÅŸitli algı yanılmaları görüldüğünü ve özellikle dokunma halüsinasyonlarının çok sık olduÄŸunu vurguluyor ve ÅŸunları ekliyor: “Kokain kullananlar, vücutlarının üzerinde, derilerinin altında kurtlar yürüdüğünden söz ederler. Kimi kez sinema ÅŸeridi gibi geçen renkli, hareketli görme halüsinasyonları olur. Bilinç bulanıklığı görülebilir. KiÅŸilik ve karakter deÄŸiÅŸmeleri ortaya çıkar. Toplum ve ahlak dışı davranışlar görülür”.

‘BEYAZ SAPLANTISI’
İleri derecede kokain kullananlarda, ‘trip hali’ denilen garip haller ve psikolojik bozukluklar meydana geldiÄŸini anlatan uzmanlar, “Mesela, kullandığı maddenin suç olduÄŸunu bildiÄŸi için, devamlı suretle takip edildiÄŸini, evinin kapısında polisler olduÄŸunu düşünür ve hatta gördüğünü sanır. EÄŸer kokaini biterse yoksunluk belirtileri baÅŸlar, maddenin rengi beyaz olduÄŸu için, gördüğü her beyaz noktaya elini dokundurarak aÄŸzına veya burnuna götürür. Hatta bu yaptığı dokunma iÅŸini daha da abartabilir, ‘ben buraya daha önce kokain koymuÅŸtum’ deyip, kapı kolunu dahi söküp içine bakar, bu ve buna benzer akla-hayale gelmeyecek bir çok trip hali vardır” diyorlar.

‘ZEKA ZEHRİ’ ESRAR
Uzmanlar, baÅŸka bir uyuÅŸturucu olan esrarın ise, ‘eroinmanların ilk atlama taşı’ olduÄŸunu belirterek, bu maddenin, bilhassa zekaya etki etmesi sebebiyle, ‘zeka zehri’ olarak da adlandırıldığını bildiriyor. Uzmanlar, esrar kullanıldığında aÄŸzın kuruduÄŸunu, boÄŸazda yanma, öksürük, bulantı, kusma ve ishal görülebildiÄŸini, gözbebeklerin geniÅŸlediÄŸini, gözün kanlandığını, yüzün kızardığını, kalp vurumu ve nabız sayısının arttığını, kan basıncının yükseldiÄŸini kaydediyor.

‘KÖTÜ YOLCULUK’
Esrar alındıktan sonra, önce, elemle haz arasında duygu durumu deÄŸiÅŸikliÄŸi ortaya çıktığını ifade eden uzmanlar, kimi kez bunlara algı ve düşünce deÄŸiÅŸikliklerinin de eklendiÄŸini vurguluyor. Esrar alındıktan sonra kısa süren hafif bir canlılık ve uyanıklık olduÄŸunu, bunu kaygı, sıkıntı ve tedirginlik döneminin izlediÄŸini belirten uzmanlar, bu dönem geçtikten sonra duygulanma ve coÅŸkuda haz yönüne doÄŸru artma olabildiÄŸini bildiriyor. Uzmanlar, diÄŸer belirtileri ise şöyle sıralıyor: “Aşırı neÅŸe ile birlikte konuÅŸma ve hareketin artması, çaÄŸrışım ve düşünce akışının hızlanması, algılama ve tasarım gücünün canlanması ve çevreyle iliÅŸkinin artması”.

Esrar kullananların ‘iyi yolculuk’ adını verdiÄŸi, ‘kendini mutlu görme’ durumunun her insanda ve her zaman ortaya çıkmadığını ifade eden uzmanlar, çoÄŸu kez bulantı, kusma, endiÅŸe, kaygı, sıkıntı ve tedirginlik belirtilerinin ön planda olduÄŸu ‘kötü yolculuk’ yaÅŸandığını kaydediyor.

CİNSEL SAPKINLIK
NeÅŸe dönemini, algı ve düşünce bozukluklarının bulunduÄŸu dönemin izleyebileceÄŸini vurgulayan uzmanlar, görme halüsinasyonları olduÄŸunu, zaman ve mekan algısı bozulduÄŸunu, iradenin zayıfladığını, cinsel sapmalarla ilgili davranışlara rastlandığını belirtiyor. Uzmanlar, ‘İçinde kimyasal madde olmadığı ve bitki olduÄŸu’ düşüncesi ile masum gösterilmeye çalışılan esrar maddesinin, diÄŸer uyuÅŸturuculara her zaman basamak teÅŸkil ettiÄŸinin unutulmaması gerektiÄŸinin de altını çiziyor.

AFYONKEÅžLERİN ‘BALAYI’SI
Afyonun da hangi ÅŸekilde kullanılırsa kullanılsın aynı tesiri gösterdiÄŸini söyleyen uzmanlar, baÅŸlangıçta varsa aÄŸrıları azalttığını, üzüntülerin kaybolduÄŸunu, sıkıntıların geçtiÄŸini ve afyonkeÅŸlerin ‘balayı’ dediÄŸi, geçici bir keyif hali baÅŸladığını bildiriyor. Fakat bu keyif halinin çok kısa sürdüğünü ifade eden uzmanlar, ardından mide bulantısı, baÅŸ dönmesi, renk solması, kalp ve solunum yavaÅŸlaması ile birlikte zehirlenme halinin baÅŸ gösterdiÄŸini kaydediyor.

FİZYOLOJİK DEĞİŞİMLER
Afyon çok miktarda ve birden alınmışsa, içen kimseyi komaya soktuğunu ve ölüm tehlikesi belirdiğini vurgulayan uzmanlar, afyon grubu narkotikler, tedavide kullanılan miktarların sınırı içinde verildiklerinde, etkilerinin ya hemen ortaya çıktığını veya kısa süre sonra görülen fizyolojik değişmelere sebep olduğunu belirtiyor.

Uzmanlar, bu deÄŸiÅŸiklikleri şöyle sıralıyor: “Dolaşımda yavaÅŸlama, kalp vurum sayısı ve solunum sayısında azalma, kan basıncında düşme, öksürük reflekslerinde duyarsızlık, göz bebeklerinde daralma, görme keskinliÄŸinin kaybolması, derideki yüzeysel damarlarda geniÅŸleme, mide bağırsak hareketlerinde yavaÅŸlama, bulantı ve kusma, ağızda kuruluk, hareketlerde ağırlık, halsizlik ve yorgunluk”.

Afyon narkotiklerinin birden fazla miktarda kullanılması sonucu zehirlenme tablosu ortaya çıktığını bildiren uzmanlar, “Bilinç kısa sürede kaybolur. Derin uykudan derin komaya kadar deÄŸiÅŸen bilinç bozuklukları görülür. Dolaşım ve solunum yavaÅŸlar. Kan basıncının birdenbire düşmesi ÅŸok tablosuna ve ani ölüme yol açar” uyarısında bulunuyor.

ECSTASY HAPI: BİLEŞİMİ ‘MEÇHUL’
Özellikle dünyada son zamanlarda adından sık sık söz ettiren uyuÅŸturucunun, kelime olarak İngilizce’deki ‘XTC’ harflerinin yan yana okunmasına dayandığını söyleyen uzmanlar, Avrupa ve dünyada belli çevrelerin kullandığı bu kelimenin, toplu olarak ‘Amfetamin’ türevlerinden olan MDA, MDE, MDMA ve buna benzer baÅŸka maddeleri kapsadığını kaydediyor.

Uygulamada gözlemlenen ve bilimsel olan ve olmayan yayınlarda Ecstasy konusunda tartışılan en büyük sorunun, içeriğinin (bileşiminin) kolay anlaşılamaması olduğunu ifade eden uzmanlar, nitekim tüketim biçimi olan ve ele geçirilen haplardan bunu anlamanın oldukça zor olduğunu belirtiyor.

Vücut işlevlerini yoğun olarak etkileyen psikoaktif maddeler olan Amfetamin ve türevlerinin, asıl tehlikesinin, vücudun bilinç altındaki koruma mekanizmalarını etkisiz hale getirmesindeki özelliğinde yattığını vurgulayan uzmanlar, böylelikle Amfetamin ve türevlerinin sadece yorgunluk hissini değil, açlık ve susuzluk hislerini de bastırdığını ve koruma mekanizmalarında arızalar oluşturduğunu, mesela, muhtemel kas ağrısını bloke ederek insanın vücut sistemini yanılttığını bildiriyor.

ECSTASY’NİN ZARARLARI
Ecstasy hapının kullanımı ile birlikte vücuda yapılan sürekli yüklemelerin (dans ve seks gibi) asıl tehlikeyi oluşturduğunu ifade eden uzmanlar, vücut ısısının, uzun süreli ve yoğun hayatın etkisiyle normalden 42 dereceye kadar yükseldiğini kaydediyor. Vücudun, su içmekle dahi tekrar düzelemeyecek kadar büyük ölçüde su kaybına uğradığını vurgulayan uzmanlar, bunun sonucunda kalp ve yüksek tansiyon sorunları, yüksek ateş ve şok etkileri, kalp ritminde bozukluklar ve merkezi krampların görüldüğünü belirtiyor.

Uzmanlar, Ecstasy hapını uzun süre kullanan bağımlılarda, sinir hücrelerinde tekrar düzelmeyen hasarlar ve kas yapılarında arızalar meydana geldiğini bildirerek, vücudun doğal salgılarının kana daha çok karışması sebebiyle karaciğer ve böbreklerin tıkanarak işlemez hale geldiğini, beyinde rahatsızlıklar, yüksek tansiyonla beyin kanaması, düşük tansiyonla bayılmalar hatta ölümler görüldüğünü kaydediyor.

LSD: ALDATICI Rüya
Etkili, bir o kadar da tehlikeli bir uyuÅŸturucu olan LSD (Lisergic Acid Dietilamide)’nin, ilk alındığında, aldatıcı tesirini gösterip, beynin süratle çalışmasını saÄŸladığını vurgulayan uzmanlar, “O andan itibaren insan, kendini Rüya aleminde zanneder… Ne var ki bu renkli Rüya alemini bir umursamazlık ve donukluk hali takip eder. Bu durum, yaklaşık 10-15 saat devam eder. Ağızdan salyalar akmaya baÅŸlar, dil peltekleÅŸir, her ÅŸeye razı olma hali görülür. Aldatıcı halin sona ermesiyle artık rahatsızlık baÅŸlar. BaÅŸ dönmesi, göz kararması, bitkinlik, sindirim organlarında bozukluk, kusma, baÅŸ aÄŸrısı ve uykusuzluk baÅŸlar. Beynin çalışması imkansızlaşır. KiÅŸi bu kötü durumdan kurtulmak için tekrar LSD almak ister ve bu kısır döngü böylece devam eder, gider” diyorlar.
İHA

Yorum Yok »

Kontakt Lensler

Günümüzde kullanılan kontakt lensler ise, ince, biopolimer adı verilen çok özel plastik bir maddeden yapılmaktadır…

Kontakt lenslerin icadı bir asır öncesine kadar uzanmaktadır. Bu konudaki öncülerden biri olarak kabul edilen August Müller 1889 yılında yazdığı bir makalesinde, kendi görme bozukluğunu bu lenslerle düzeltmeye yönelik çabalarından bahsetmiştir. O dönemlerde yeni denenmeye başlayan kontakt lenslerin, henüz göze uygulanabilecek özelliklerde üretildiğini söylemek güç olur, Müller şiddetli ağrı ve bulanık görme sebebiyle lenslerini ancak yarım saat takabiliyordu.

Günümüzde kullanılan kontakt lensler ise, ince, biopolimer adı verilen çok özel plastik bir maddeden yapılmaktadır. Bu lenslerle miyopi (uzağı görememe), hipermetropi (yakını görememe) ve astigmatizma gibi hemen her türlü optik bozukluk düzeltilebilmektedir. Gözün saydam tabakası ( kornea) üzerine yerleştirilir ve kendisiyle bu saydam tabaka arasına sızan gözyaşına yapışır. Göz kırpılmasıyla lens yavaşça hareket eder, bu hareketle lensin altına taze gözyaşı girer, bu da kornea tabakası için gerekli oksijenlenme ve nemlenmeyi sağlar.

İki tip kontakt lens mevcuttur; sert kontakt lensler ve yumuşak kontakt lensler. Sert lensler ise kendi aralarında gaz geçirgen ve gaz geçirgen olmayan tip şeklinde iki kısma ayrılmaktadırlar. Gaz (oksijen) geçirgen sert kontakt lenslerde, direkt lens üzerinden korneaya gaz geçişi mümkün olduğundan, diğer tipe oranla daha sıklıkla tercih edilmektedir. Yumuşak kontakt lensler ise daha çok su içerdiklerinden dolayı esnek bir yapıdadırlar, gaz geçirgen özelliğine de sahiptirler. Lens kalınlığına ve su içeriğine göre gaz geçirgenliği değişmektedir. Burada ifade edilen gaz geçirgenliği ifadesi oldukça önemlidir, çünkü kornea dediğimiz saydam tabakanın sağlıklı olabilmesi için oksijenin bu tabakaya lens üzerinden sorunsuz geçmesi gerekmektedir. Yumuşak kontakt lenslerin gece gözde kalacak şekilde uzun süreli kullanımını önermemekteyiz, çünkü kornea tabakası uyurken gözkapağının arkasındaki küçük damarlardan besinini ve oksijenini almaktadır. Gece uykusunda lens takılması bir bariyer etkisiyle korneanın besin almasını önleyecektir, bu ise göz sağlığı açısından oldukça sakıncalıdır. Her tür yumuşak kontakt lens mutlaka gece uykusundan önce çıkartılmalı ve solüsyonunda saklanmalıdır.

Kontakt lens teknolojisindeki ilerlemeler son zamanlarda öyle bir hız kazanmıştır ki, insanların bu lensler hakkındaki bilgileri gelişmelerin biraz gerisinde kalmıştır. Halen yaygın olarak inanılan birçok yanlış düşünce mevcuttur, bu yanlış düşüncelerin üzerinde durmak ve doğru bilgileri anlatmak faydalı olacaktır.

Birçokları kontakt lens takmaya alışmanın zor olacağını, buna alışamayacaklarını zanneder. Halbuki kişi karar verdiğinde gözüne lensi yerleştirmek pek problem yaratmaz, lens takıldıktan birkaç dakika sonrasında ise artık yumuşak lensler gözde çok az hassasiyet yapmaya başlayacaktır. Gaz geçirgen sert lenslere alışmak ise biraz daha uzun zaman almaktadır, ancak günümüzde bazı özel durumlar dışında bu tür sert lens kullanımı artık tercih edilmemektedir. Yumuşak kontakt lenslerde uyum süresi birkaç gündür, gaz geçirgen sert lenslerde ise yaklaşık 2-3 haftadır.

Başka bir yanlış inanış, kontakt lenslerin gözlüğe kıyasla daha az kullanılışlı olduğu şeklindedir. Halbuki ilk kez lens kullanımında kişi, gözüne lensi yerleştirme tekniğini öğrenene kadar yavaş ve dikkatli davranmalıdır, bu teknik kazanıldığında ise artık lensi yerleştirmek sorun olmaz. Kontakt lenslerin bakımı ve muhafazası için eskiden birçok solüsyonlar kullanılıyordu ve bu zaman alıyordu. Günümüzde ise gece uykusunda çıkartılan lenslerin sadece bir çeşit özel solüsyonda bekletilmesi yeterli olacaktır. İlk birkaç günlük alışma periyodundan sonra rahatça kullanılan lenslerin, gözlüğe kıyasla çok daha kaliteli bir görüntü sağladığı şüphesizdir. Gözlüğün dezavantajı net görüş alanını daraltmasıdır. Gözün yapısına tam bütünlük sağlaması ve doğrudan gözün üzerine yerleştirilmesi nedeniyle, kontakt lenslerde görüntü daha net ve görme alanı daha geniştir. Özellikle yüksek numarası olan kişiler gözlüğe kıyasla kontakt lensle daha iyi boyutta bir görüş sağlarlar.

Pek çok insan astigmatın kontakt lensle düzelmeyeceğine inanır, ancak bu da doğru değildir. Gözün kornea dediğimiz ön saydam yüzeyinin düzensiz olması hali anlamına gelen astigmatizma bir hastalık olmamakla birlikte çok yaygın bir durumdur, yakında ve uzakta bulanık görme halidir. Eskiden gaz geçirgen sert lenslerin kullanıldığı astigmatizma için, günümüzde özel tekniklerle yumuşak lensler üretilmiştir ve rahatlıkla kullanılmaktadır.

Bazıları ise, lens kullanımı sırasında ortaya çıkabilecek zorlukları duyduklarından, kontakt lenslere soğuk bakarlar. Eskiden uygulanan sert lenslerde birtakım zorluklar yaşanmaktaydı, ancak günümüzde yumuşak lensler, gözün hava almasını sağlayacak çok özel malzemelerle imal edilmektedir. Lenslerin gözde doğru yere oturması ve önceden kesitirilebilir bir şekilde hareket etmesi için özel dizaynlar kullanılmaktadır. Lens kullanmaya yeni başlayanlarda en sık görülen şikayetlerden biri kuru göz hissidir. Bu hissi hafifletecek özel dizaynlar ve lens materyalleri mevcut olduğu gibi, lens takılması esnasında kullanılan ve gözü nemlendiren özel damlalar da kullanıma girmiştir. Kontakt lens takılması sırasında ortaya çıkabilecek yan etkilerin çoğu kendi kendini sınırlayıcıdır; yani lensler kısa bir süre için gözden çıkarıldığında, bunlar çabucak geçer. Göz doktorunun talimatlarına uyulduğunda ise, lens kullanımı sırasında çok ciddi bir komplikasyonun ortaya çıkması son derece nadirdir.

Gözün önüne yerleştirilen ve gözle iyi bir uyum sağlayan kontakt lensler, yinede bir yabancı cisimdir. Düşük bir ihtimal de olsa gözü çizebilir, mikrop kaptırabilir. Eğer önerilen süreden daha uzun takılırsa, saydam tabakada çizilme ve şişme (ödem) yapabilir. Değiştirilmeden uzun süre kullanılırsa lens üzerinde birikintiler (depozitler) oluşabilir. Bu birikintilere, lense veya lens temizleyici solüsyonlara karşı alerji gelişebilir. Çok nadiren lensin gece gözde kalmasına veya bakımlarının iyi yapılmamasına bağlı olarak ciddi enfeksiyonlar oluşabilir ve bu durum görmeyi bozabilir. Bahsedilen bu riskler, gerçekte nadirdir ve göz doktoruna başvurulduğunda tedavileri oldukça kolaydır.

Kontakt lens uygulayıcılarının, lens kullanım ve bakım kurallarını eksiksiz uygulaması başarıda mutlaka gereklidir. Konunun uzmanı göz doktoru tarafından çeşitli göz ölçümleri ve muayenesi sonrasında alınması gereken kontakt lensler, gözlüğe oranla görmeyi düzeltmede tercih edilen, uygun ve güvenilir bir alternatiftir. Bazı göz hastalıkları kontakt lens kullanımını engellemektedir. Gözlerinde sık sık enfeksiyon olan hastalar, ciddi Allerjik göz rahatsızlığı bulunanlar, gözyaşı azlığı ya da gözyaşı yapı bozukluğu bulunan kişiler, kontakt lenslere oldukça zor uyum sağlarlar ve bu lensleri gözlerinde temiz tutabilmeleri de oldukça güçleşir. Bu durumlarda, hastanın lens kullanıp kullanmayacağına, göz hekimi karar verecektir.

Toparlamak gerekirse; kontakt lenslere alışmak kolaydır, kullanılışlık ve günlük yaşamda özgürlük açısından gözlüğe kıyasla önemli avantajlar sunmaktadır. Astigmatizma dahil, hemen her tür görme bozukluğunu lenslerle düzeltmek mümkündür. Uzmanların tavsiyesine uygun hareket edilirse, kullanımlarıyla ilgili ciddi problemlerin ortaya çıkma riski düşüktür. Kontakt lenslerle sağlanan görme gücü, gözlüklerin sağladığından daha iyidir.

worldmedline
Op.Dr. Özcan Karakurt
Göz Hastalıkları Uzmanı

Yorum Yok »

Sağlıklı Beslenmenin Kuralları

Sağlıklı beslenme, sağlıklı bir yaşam için büyük bir önem taşıyor.

Uzmanlara göre, dengeli ve sağlıklı beslenmenin en önemli koşulu tek taraflı beslenmemek. Tek taraflı beslenme, değişik gıdaları yemekten alınan hazzı ortadan kaldırdığı gibi, yemeğe karşı olumsuzluk da geliştiriyor. Tabiatın sunmuş olduğu tazeliği ve çok çeşitliliği tüketmek ise vücudu daha dinç ve dinamik kılıyor.

Gereğinden fazla gıda tüketildiğinde, vücut bunu yağa dönüştürerek depoluyor. Dolayısıyla, vücutta bulunan tüm yağ depolarının temelinde, fazlaca alınan gıdalar yatıyor. Vücudun gereksiniminden daha az enerji/gıda alındığında ise yaşamı sürdürebilmek için ilk önce, depo edilmiş enerji kaynakları kullanılıyor. Ancak uzmanlar, bu durumun vücutta gerçek anlamda yağ depoları varsa gerçekleştiğine, yoksa kas erimesinin söz konusu olduğuna dikkat çekiyor.

Toplam gıdanın fazla öğün sayısına bölünerek tüketilmesi, sağlıklı ve dengeli beslenmenin bir başka altın kuralı.
Uzmanlar, olağanüstü açlık hissini daha iyi kontrol altına almak ve bunu bastırmak için, günde en az 5-6 kez ve az miktarda öğün tüketilmesinin sağlıklı olduğuna işaret ediyor. Lokmaları iyi çiğnemeyi alışkanlık haline getirmek gerektiğini de belirten uzmanlar, doyma refleksinin midede değil beyinde bulunduğunu hatırlatıyor. Lokmalar ne kadar ağır ve iyi çiğnenirse o kadar iyi bir sindirme gerçekleştirileceğini ifade eden uzmanlar, diğer yandan öğün sayısı arttırıldığı için, midenin belli aralıklarla iyi çalıştığında doyma refleksinin daha erken ortaya çıkacağını ve böylece fazla kilo alınmayacağını bildiriyor.

Kilo başına ortalama olarak 0.9 gram Protein alınması gerektiğini bildiren uzmanlar, vücudun kendi depolarında protein meydana getirecek kabiliyeti olmadığını, bu nedenle proteinin dışarıdan yiyecek yolu ile alınması gerektiğini ifade ediyor.

Öte yandan, alınan protein miktarının sınırlı olmasının gerekliliÄŸine deÄŸinen uzmanlar, toplam enerji kaynağının yüzde 10′unun protein ile saÄŸlanmasının saÄŸlıklı beslenme açısından önemli olduÄŸuna iÅŸaret ediyor. Fazla tüketilen proteinin hemen yaÄŸa dönüşüp depolanacağını hatırlatan uzmanlar, özellikle fazla et yemekten kaçınılması gerektiÄŸini bildiriyor.

Tüketilen yağın sınırda tutulması gerektiğini bildiren uzmanlar, katı yağlardan kesinlikle uzak durulmasını, yağsız gıdaların tercih edilmesini tavsiye ediyor.

Sağlıklı beslenmek için meyve ve sebze yemeyi alışkanlık haline getirmek, ancak her birini kendi mevsiminde tüketmek gerekiyor. Zira sunni şekilde olgunlaştırılmış meyve ve sebzelerin yanı sıra konserveler, minarel ve Vitaminler açısından oldukça fakir. Her gün taze sebze, meyve ve tahıl ürünleri tüketmeyi alışkanlık haline getirmek gerektiğini belirten uzmanlar, böylece, sağlıklı bir yaşam için ihtiyaç duyulan vitaminlerin yanı sıra mineral ve posaların da yeterli miktarda alınabileceğini bildiriyor.

Uzmanların verdikleri bilgiye göre, sofra şekerinin fazlası vücutta hemen yağa dönüşüyor. Üstelik, tatlılar ve rafine şekerler kalitesiz karbonhidratlar. Gereksiz yere vücutta yağ olarak depolanmamaları için ise uzak durmak yeterli.

Sağlıklı beslenme söz konusu olduğunda öne çıkan hususlardan bir diğeri de yemeğin nasıl hazırlandığı ve pişirildiği. Uzmanlara göre, özellikle yemekleri fazla kaynatmaktan ve kızartmaktan kaçınmak, sebzeli yemek yaparken doğrama işini önceden yapmamak, rafine edilmemiş pirinç ve buğday tüketmek, ayrıca yemekleri tekrar tekrar ısıtmamak önemli.

Su içmeyi alışkanlık haline getirmek gerektiğini hatırlatan uzmanlar, sabah kalkar kalkmaz ilk yapılması gerekenin 2 bardak su içmek olduğunu bildiriyor. Yemeklerden yarım saat önce su içilmesini, yemek esnasında ve yemekten hemen sonra ise içilmemesini tavsiye eden uzmanlar, yemekten en erken yarım saat sonra su içilmesini öneriyor. Sıcak havalarda sıvı alımının arttırılması gerektiğini belirten uzmanlar ayrıca, saunaya veya hamama giderek terlemenin sağlıklı olduğunu, ancak bu durumda bol su içmenin ihmal edilmemesi gerektiğini bildiriyor.

Yorum Yok »

Bulantı Kusma ve Gebelik Hiperemezis Gravidarum

Günlük yaşamda midesi bulanan birisine en sık yapılan espirilerden birisi hamilemisin? diye sormaktır. Filmlerin bir çoğunda karakterlerden birinin hamile kaldığı izlenimi durup dururken midesinin bulanması ya da kusması yoluyla verilir. Hamilelik ve bulantı arasındaki ilişki bu derece güçlüdür.

Yapılan pekçok araÅŸtırmada her 100 hamile kadından 50 ile 70′inin az ya da çok bulantı ve kusma sorunu yaÅŸadığı saptanmaktadır. Her 1000 hamile kadından 5-10′unda ise bulantı ve kusmalar hastaneye yatacak ve besin maddelerinin damardan verilmesini gerektirecek kadar ÅŸiddetli olmaktadır.

Yakınmalar sabahın erken saatlerinde daha ÅŸiddetli olduÄŸu için durum İngilizce’de sabah hastalığı anlamına gelen “morning sickness” ÅŸeklinde adlandırılır. Duruma verilen bir baÅŸka isim de gebelik hastalığıdır. Bilimsel olarak ise emesis gravidarum olarak tanımlanır. Åžiddetli olgular ise hiperemesis gravidarum adını alır.

Hamileliğe bağlı bulantı ve kusmalar genelde gebeliğin 6. haftası civarında başlar ve 14-16. haftalar arasında şiddetli giderek hafifler ve kaybolur. Bununla birlikte bazı kadınlarda belirtiler 4. haftada başlayıp tüm hamilelik boyunca da devam edebilir.

Bulantı ve kusmalar ilk hamileliğini yaşayanlarda daha fazla görülmekle birlikte bu bir kural değildir. Her hamilelik birbirinden farklı olduğu için aynı kadının iki hamileliği arasında da farklılıklar olabilir. İlk hamileliğinde sorun yaşamayan bir kadının ikinci hamileliğinde şiddetli bulantı ve kusmalar görülebileceği gibi bunun tam tersi de söz konusu olabilir.

Gebeliğin erken dönemlerinde bu sorunu yaşayan ve bir miktar kilo da kaybeden anne adayının en büyük endişesi kendisi birşey yiyemediği için bebeğinde sorun çıkma olasılığıdır. Kilo kaybının aşırı olmadığı, anne adayında sıvı elektrolit denge bozukluklarıın görülmediği olgularda bebeğin zarar görme olasılığı son derece düşüktür:

Genel olarak bulantı ve kusmaların olması gebeliğin yolunda gittiğinin bir göstergesi olarak kabul edilir. Gözleme dayalı çalışmalarda bulantı ve kusma yaşayan kadınlarda düşük yapma olasılığının daha az olduğu gösterilmiştir. Bu durumun nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak bazı araştırmacılar bulantıların anne adayını bebeğe zarar verebilecek bazı maddelerden uzak tuttuğunu kusmaların ise yine anne adayında bulunan ve yine bebeğe zarar verebilecek bazı toksinlerin uzaklaştırılmasına yaradığını ileri sürmektedirler ve bu iddialarını doğanın koruma mekanizmalarından biri olarak tanımlamaktadırlar. Ancak bu iddiaları destekleyecek yeterli bilimsel kanıt mevcut değildir.

Öte yandan anne adayında bulantı ve kusma olmaması ya da çok hafif olması da asla birşeylerin ters gittiği anlamına gelmez.

Nedenleri

Hamilelik sırasında görülen bulantı ve kusmaların altına yatan nedenin ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Yakınmaların kanda gebeliğe bağlı olarak yükselen hCG, ve östrojen hormonlarının artış şekline paralel olması, hormonların normalden yüksek olduğu çoğul gebelik ve mol gebelik gibi durumlarda daha şiddetli görülmesi gibi gözlemler nedeni ile bu hormonların beyindeki bulantı merkezini uyararak tabloya neden olduğu düşünülmektedir.

Öte yandan psikolojik ve fiziksel stress ve yorgunluk da bulantı ve kusmaları arttırabilmektedir. Özellikle istenmeyen gebelik varlığında durum daha şiddetli olabilmektedir.

Hamile kadınların kokuya olan hassasiyetleri çok artmaktadır. Bu hassasiyet özellikle sigara, yemek ve parfüm kokularında daha belirgindir. Hamile bir kadın bu tür kokuları şaşılacak bir şekilde çok uzaklardan dahi fark edebilmektedir. Bu durumun altında yatan neden de tam olarak bilinmemekle birlikte artan östrojen hormonunun sorumlu olduğu düşünülmektedir. Kokular kadında öğürme refleksini harekete geçirerek kusmaları tetikleyebilir.

Yapılan bir çalışmada şiddetli bulantı ve kusma sorunu yaşayan hamile kadınlarda mide ülserinden de sorumlu olduğu düşünülen h.pylori isimli bakteriye daha sık rastlandığı saptanmıştır. Bununla birlikte h.pylori ile gebelik hastalığı arasında herhangi bir ilişki ortaya konamamıştır.

Gebelik bulantı ve kusmalarında en etkili sonuçların B6 vitamini ile alınması bu vitamin eksikliğinin altta yatan neden olabileceğini düşündürse de yapılan çalışmalarda kusma olan ve olmayan hastalar arasında B6 vitamini eksikliğinin görülme sıklığında bir fark olmadığı ortaya konmuştur. B6 vitamininin hangi mekanizma ile tabloyu düzelttiği bilinmemektedir.

Bir başka iddia da hamilelik sırasında vücudun karbonhidratları sindirme şeklinde ortaya çıkan değişimlerin de bu tabloya neden olabileceğidir. Bu değişimler direkt olarak bulantı ve kusmalara neden olmasa da kişiyi olayı tetikleyen faktörlere karşı daha hassas hale getirebilir.

Kimler daha yüksek risk altındadır?
Kesin olmamakla birlikte

İkiz ya da daha fazla sayıda bebek bekleyen anne adaylarında hastalığın görülme olasılığı ve şiddeti daha fazladır. Ancak bu bir kural değildir. Hiçbir sorun yaşamayan pekçok çoğul gebelik olduğu da akıldan çıkartılmamalıdır.

Daha önceden doğum kontrol hapı kullanan ve bu sırada hapa bağlı olarak bulantı yaşayanlarda gebelikleri sırasında gebelik hastalığı görülme olasılığı daha yüksektir. Bunun nedeni östrojene olan aşırı duyarlılık olabilir.

Araç tutuması olanlarda hastalık daha sık görülmektedir.

Kendi annesi ya da kız kardeşlerinde gebelik hastalığı olanlarda bu tablonun ortaya çıkma olasılığı biraz daha yükektir.

Migren öyküsü olanlarda gebelik hastalığı daha sık görülür.

Genç yaştaki anne adaylarında daha sık görülür

İlk gebeliğini yaşayanlarda daha sık görülür.

Belirtileri

Gebelik hastalığında en sık karşılaşılan bulgu hastalığın adından da anlaşılabileceği gibi bulantı ve kusmalardır. Altıncı hafta civarında başlayan yakınmalar 8-12 haftalar arasında zirveye ulaşır, daha sonra giderek hafifler ve 14-16 haftalar civarında kaybolur.Yakınmalar genelde sabahları daha şiddetli olur. Ancak bazı kadınlarda gün sonunda şikayetler artabilir.

Yemek, parfüm, sigara gibi yoğun kokular genelde yakınmaları tetikler. Bazı kadınlarda sadece öğürme hissi olurken bulantı ve kusma görülmez ya da sadece öğürtü ve bulantı olur ancak kusma olmaz. Pekçok yemek kokusu olayı tetiklediğinden kişi yemek yemek istemeyebilir. Buna bağlı olarak 3-4 kilogram civarında bir kilo kaybı görülebilir.

Kişinin hayat kalitesi olaydan olumsuz yönde etkilenebilir iş ve ev yaşamında sorunlar yaşanabilir.

Gebelik hastalığında görülebilen diğer yakınmalar çarpıntı, tükürük salgısında aşırı artış ve ağız kokusudur.

Bulantıların şiddetine bağlı olarak yemek borusunda tahriş ve yemek borusu ile midenin birleştiği yerde küçük yırtıklar olabilir. Mallory-Weis sendromu adı verilen bu durumda kusmuk materyali içinde taze kan görülebilir.

Çok şiddetli olgularda sıvı elektrolit dengesizlikleri, dehidratasyon (sıvı azalması), ateş, kanda asit-baz bozuklukları, deride kuruluk, kan basıncında azalma, idrar miktarında azalma ortaya çıkabilir. Bu hastalarda kanda keto asitler arttığı için diabet komasındakine benzer bir ağız kokusu olabilir.

Tedavi edilmeyen ihmal edilmiş şiddetli hiperemesis gravidarum olgularında Wernicke ensefalopatisi adı verilen ve nadir görülen bir sinir sistemi hastalığı ve hatta ölüm dahi söz konusu olabilir.

Bebek üzerindeki etkileri

Hafif ve orta derecede bulantı ve kusma varlığının gebeliğin yolunda seyrettiği şeklinde yorumlanabileceğini belirtlmiştik. Tablonun daha şiddetli olduğu hiperemesis gravidarum olgularında yapılan pekçok çalışmada da yakınması olan ve olmayan kadınların bebeklerinin sağlık durumları arasında önemli bir farklılık olmadığı gösterilmiştir. Bununla birlikte hastaneye yatmayı gerektirecek kadar şiddetli yakınması olan kişilerin bebeklerinde düşük doğum ağrılığına daha sık rastlanmaktadır.

Tanı

Hafif ve orta şiddetle olgularda tanı öyküye dayanılarak konur. Şiddetli olgularda ise değerlendirme daha farklıdır.

Şiddetli hipermesis gravidarum olgularında öncelikle bu tabloya neden olabilecek mol gebelik, böbrek enfeksiyonu, pankreas iltihabı, safra kesesi hastalıkları hepatit, apandisit, gastroenterit, mide ülseri, tiroid hormon yüksekliği gibi hastalıkların olmadığının gösterilmesi için genel bir fizik muayene yapılır.

Ardından olayın şiddetini saptamak amacıyla bazı laboratuvar testlerine başvurulur.

İdrar testi yapılarak yoğunluğu ölçülür ve vücudun sıvı açığı hakkında fikir edinilir. İdrarda aseton ve keton bulunması ve bunların miktarı da olayın şiddeti hakkında direkt bilgi verir.

Kan şekeri ölçümü, kan sayımı ve hematokrit incelemesi yapılır, yine kanda sodyum, potasyum ve klor gibi elektrolitler ölçülür, sıvı açığından ve asit-baz dengesizliğinden direkt etkilenebilecek organlar olan böbrek ve karaciğerin fonksiyonlarını incelemeye yönelik testler ile tiroid fonksiyon testleri yapılır.

Tedavi

Gebelik hastalığında tedavi olayın şiddetine göre değişir. Hafif olgularda genelde herhangi bir tedavi uygulanmazken sadece basit önlemler ile olay atlatılmaya çalışılır. Bunlar:

Bulantıyı tetikleyen sigara, yemek, parfüm kokusu gibi faktörlerden uzak durmak

Öğün sayısını altıya çıkarmak, az ama sık aralıklarla yemek yemek. Midenin boş kalmasına izin vermemek

Bulantı hissedildiği anda beyaz leblebi, tuzlu kraker, peksimet, kuru ekmek gibi besin madderi yemek

Uyandıktan sonra yataktan kalkmadan önce kraker gibi kuru birşeyler yiyip bir süre yatakta dinlendikten sonra kalkmak

Yemek aralarında yeterli sıvı almak

Gün içinde zaman zaman mola vererek dinlenmek

gibi basit önlemlerdir. Bilimsel kanıt olmasa da papatya çayı, zencefil, nane gibi bazı bitkilerin de yakınmaları azalttığı ileri sürülmektedir.

Son zamanlarda gebelik bulantıları için bileklikler piyasada satılmaya başlamıştır. Bu bilekliklerin bileğin iç kısmına hafif bir basınç uygulayarak bulantıları giderdiği ileri sürülmektedir. Akupunkturun bir varyantı olan acupressure temeline dayanan bu bilekliklerden yarar gördüğünü ileri süren pekçok kişi olmakla birlikte bilimsel olarak kanıtlanmış bir veri yoktur. Ancak bu bilekliklerin herhangi bir zararının olmadığı da göz önüne alınırsa kullanılmasında hiç bir sakınca yoktur.

Bu dönemde 3-4 kilo kaybedilmesi çok önemli bir sorun yaratmaz. Kişi canı ne istiyorsa ve ne yiyebiliyorsa onu yemelidir. Önemli olan kusmaların az olması ve sıvı kaybı olmamasıdır.

Bu önlemler ile yakınmaların azalmadığı olgularda ilaç tedavisi gündeme gelir. En sık kullanılan ilaçlar bulantı gidericiler ve antihistaminiklerdir. Her bulantı giderici ilaç hamilelikte kullanılmaz ancak kullanılabilen ilaçlar yıllardır denenen ve bebek üzerinde olumsuz bir etkisi saptanmayan ilaçlardır. Bazı anne adayları doktorlarının önerisine rağmen ilaç kullanmaktan çekinmektedirler. Bu son derece yanlış bir davranış şeklidir

Kullanılan diğer ilaç grubu ise B6 ve B12 vitaminleridir. Hamilelik bulantı ve kusmalarında en etkili ilaçlar bunlar olup bebek üzerinde hiçbir olumsuz etkileri yoktur.

AÄŸzıdan alınan ilaç tedavisine cevap vermeyen, kiÅŸinin aÄŸzıdan beslenemediÄŸi ve sıvı alamadığı nadir görülen ÅŸiddetli durumlarda ve %10′dan fazla kilo kaybı görülen olgularda ise hastaneye yatırılarak tedavi gündeme gelir. Burada amaç kiÅŸinin sıvı ve elektrolit açığını kapatmaktır. Bu amaçla damar yolu açılarak sıvı desteÄŸi saÄŸlanır. Verilen sıvıların sodyum, potasyum ve klor gibi elektrolitlerden ve asit-baz dengesini saÄŸlayıcı maddelerden dengeli miktarda içermesi gereklidir. KiÅŸinin enerji gereksinimini de karşılamak amacıyla elektrolitlerin yanısıra karbonhidrat da içeren sıvılar tercih edillir.

Sıvı içerisine genelde B6-B12 vitaminleri de eklenir. Bulantı giderici ilaçlar da kalçadan, ya da sıvı içerisinde verilir.

Bulantı ve kusma kesilene kadar hastaya ağız yoluyla herhangi birşey verilmez. daha sonra ise diyetisyen tarafından planlanan hiperemesis dietine geçilir. Kişi ağızdan sıvı ve gıda alımını tolere ettikten sonra ise normal beslenmeye geçillir.

Bu destekleyici tedavi ile genelde 2-3 gün içinde tablo hızla düzelir ve hasta ağızdan beslenebilecek hale gelir ve taburcu edilir. Bazı durumlarda hamile kadının birkaç kere bu şekilde hastanede tedavi edilmesi gerekebilir.

Destekleyici tedaviye cevap vermeyen olgularda ise ek önlemler alınır. Hastanın loş bir odada yatırılarak ziyaret yasağı konabilir. Hatta bazı durumlarda birkaç gün süreyle eşinin bile ziyaretine izin verilmeyebilir. Ağzıdan hiçbir şekilde beslenemeyen kişilerde özel damar yolu açılarak total parenteral nutrisyon adı verilen tedavi uygulanır ve gereksinim duyulan karbonhidrat, protein ve yağ solüsyon şeklinde bu damar yolundan verilir.

Çok nadir olarak hastada hiçbir tedaviye yanıt alınamaz ve gebeliğin sonlandırılması tek çözüm yolu olabilir.

Yorum Yok »

Aids

HIV Nedir Ve Nasıl Bulaşır?

HIV kelimesinin açılımı Human Immunodeficiency Virüs’tür (İnsanların Bağışıklık Sisteminin Çökmesine Neden Olan Virüs). Bu ifade, bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açabilen bir virüs anlamına gelmektedir. Bağışıklık sisteminiz normalde, sizi bakteri ve virüs gibi mikroplardan korur. HIV, vücut sıvıları yoluyla bulaşır. HIV virüsü taşıyan birisiyle korunmadan seks yaparsanız veya aynı iÄŸneyi paylaşırsanız HIV virüsü size de bulaşır. Ya da HIV virüsü taşıyan bir anne HIV’i bebeÄŸine bulaÅŸtırabilir.
HIV Nedir?

HIV, AIDS’e yol açan virüstür. HIV, Human Immunodeficiency Virus (Bağışıklık Sisteminin Çökmesine Neden Olan Virüs) kelimelerinin kısaltmasıdır.

HIV virüsü taşıyan insanlar “HIV pozitif” veya “HIV enfeksiyonlu” olarak adlandırılır.

HIV virüsü, bağışıklık sisteminize zarar vererek sizi hasta eder. Bağışıklık sistemi vücudunuzu mikroplardan korur. Bağışıklık sisteminiz çalışmadığında, mikroplar sizi daha kolay hasta edebilir.

Ancak, hasta görünmeyebilir veya hissetmeyebilirsiniz. HIV virüsü taşıdığınızı bile bilmeyebilirsiniz.

AIDS Nedir?

AIDS, HIV virüsü bağışıklık sisteminizi zayıf hale getirdikten sonra ortaya çıkan hastalıktır. AIDS, Acquired Immunodeficiency Syndrome (Edinilmiş Bağışıklık Yetersizliği Sendromu) kelimelerinin kısaltmasıdır.

AIDS hastası insanlar, bağışıklık sistemi güçlü olan insanları etkilemeyen mikroplar nedeniyle kötü enfeksiyonlara yakalanırlar. AIDS hastası olmadan yıllar önce HIV virüsü almış olabilirsiniz.

HIV Virüsü kadınlara Nasıl Bulaşır?

HIV virüsü iki temel yolla bulaşır.

1. Seks

HIV vücudunuza HIV virüsü taşıyan birisinin kanı, spermi veya vajinal akıntıları yoluyla bulaşır. Bu durum, vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebilir.

Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunabilirsiniz. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, sizi HIV virüsünden koruyamaz.
HIV virüsü hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalığınız varsa HIV virüsünün size bulaşma ihtimali daha yüksektir.

2. İlaçlar

HIV virüsü taşıyan birisiyle kirli bir iğneyi paylaşırsanız, virüs bulaşabilir. Dövme ve vücuda piercing yaptırma işlemlerinde kullanılan iğneler, temiz değilse HIV bulaştırabilir.

HIV Kadınlara Nasıl Bulaşır
Bir Erkekle Seks %36
İğne Paylaşımı %14
Sebebi Bilinmiyor %50

HIV ile ilgili Uyarı İşaretleri

Bazı HIV virüsü belirtileri şunlardır :

Öksürme, ishal, kilo kaybı, gece terlemesi, yorgunluk hissi
İlginç renkli veya kokulu bir vajina akıntısı
Yinelenen veya kalıcı vajina enfeksiyonları
Vajinada veya vajina çevresindeki yara veya acı
Adet dönemlerinde ani bir değişim
Adet dönemleri arasında karın ağrısı
Seks sırasındaki olağandışı acı veya ağrı
Dilinizde veya ağzınızın içinde beyaz noktalar veya yaralar

HIV Testi Yaptırma

Aşağıdaki durumlar sizin için geçerliyse HIV testi yaptırmalısınız:
İğneleri paylaşıyorsanız
Eşiniz ilaç kullanmışsa veya kullanıyorsa
Vücudunuzda herhangi bir HIV belirtisi varsa
Prezervatif kullanmadan seks yaptıysanız da test
yaptırmalısınız. Test yaptırmak basit ve kolaydır. Test sonucunda virüs taşıyıp taşımadığınızı öğrenebilirsiniz. Ancak, virüsün bağışıklık sisteminize ne kadar zarar verdiğini öğrenemezsiniz.

Nasıl Test Yaptırabilirim

Bazı yerlerde, adınızı vermeniz gerekmez, testin sonuçları yalnızca size bildirilecektir.
Diğer yerlerde, sonuçlar sağlık yetkilinize veya danışmanınıza da bildirilir. Ancak, sağlık yetkilileri genellikle siz izin vermedikçe sonuçları başkasına vermezler.
Tedavi Olma
HIV için herhangi bir tedavi bulunmamaktadır. HIV virüsü
taşıyan binlerce kişide yapılan çalışmalar, kombinasyon tedavisinin, insanların daha iyi hissetmesine ve daha uzun yaşamasına yardımcı olabildiğini göstermiştir.
Bir doktorla, hemşireyle veya danışmanla konuşun. Tedavi seçenekleri hakkında size daha fazla bilgi verebilir.
Gereken Cevapları Alma
Bugün, birçok yerde AIDS testi yaptırabilir ve AIDS konusundaki sorularınıza yanıt alabilirsiniz:
Sağlık bakanlığına bağlı birimlerde veya yerel sağlık kuruluşlarında
Devlet kliniklerinde
Özel doktorlarda
Özel laboratuarlarda
Birçok devlet kliniğinde
test işlemi ücretsiz olarak veya çok az bir ücretle gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, doktorunuz da HIV testi yapabilir ve sonuçları verebilir. Evde test yaptığınız takdirde sonuçlar için danışabileceğiniz yerler bulunmaktadır.

Hamile olan veya hamile kalmayı planlayan kadınlar için daha fazla bilgi verilebilir.

HIV Virüsüyle Nasıl Savaşabilirsiniz?

HIV virüsü taşıdığınızı bir kere öğrendikten sonra, sağlık uzmanlarıyla birlikte hareket etmeniz her zaman çok önemlidir. Nasıl yürüdüğünü biliyorsanız, tedavinize devam etmek her zaman daha kolaydır. Virüs nasıl çoğalıyor? İlaçlar, virüsle savaşmanıza nasıl yardım ediyor? Virüsünüzün ve ilaç tedavinizin ne durumda olduğunu daha iyi anlamanıza yardımcı olmak için bu soruların cevapları verilmiştir.

HIV de dahil olmak üzere virüsler, kendi kendilerini kopyalayamazlar, çoğalamazlar.Varlığını sürdürmek için HIV virüsünün vücudunuzdaki sağlıklı bir hücreyi işgal etmesi gerekmektedir
HIV virüsü, CD4 hücrelerini işgal etmeye eğilimlidir. CD4 hücreleri vücudun bağışıklık sisteminin sizi hasta edebilecek mikrop ve virüslere karşı korumasına yardımcı olan özel hücrelerdir

SIK SORULAN SORULAR:

Ben HIV (+) Bir Kişiyim. Bu AIDS Hastası Olduğum Anlamına mı Geliyor?

“HIV (+)” test sonuçları, sizin AIDS’e neden olan virusla (HIV) enfekte olduÄŸunuz anlamına geliyor. CD4+ T hücre sayınız 200hücre/mm3′ün altına düştüğünde ve/veya AIDS ile iliÅŸkili bir hastalık (fırsatçı enfeksiyonlar ve Kaposi Sarkomu gibi) geliÅŸirse HIV AIDS hastalığına doÄŸru ilerler.

CD4+ T Hücre Sayısı Ne Demektir?

CD4+ T hücre sayısı kişinin ölçülen CD4+ T hücre miktarı demektir. HIV kişinin bu hücrelerini enfekte eder ve çoğalmak (kendi kopyasını yapar) için bu hücreleri kullanır. Bu hücreler zarar gördükçe kişinin bağışıklık sistemi zayıflar ve kişi fırsatçı enfeksiyonlara (bakteriyel, viral, parazit ve mantar gibi) daha çabuk yakalanır.

Viral Yük Nedir?

Viral yük insanın kanında bulunan virus (HIV) miktarıdır. Yüksek miktarda viral yükü olan olan kişi, düşük viral yükü olan kişiden daha çabuk AIDS geliştirir.

CD4+ T Hücresi Nedir?

CD4+T hücrelerine, akyuvarlar, T yardımcı hücreleri de denilmektedir. İnsan bağışıklık sisteminde diğer hücrelerle birlikte hastalıklara karşı savaşırlar. HIV, çoğalmak için bu hücreleri kullanır. Sağlıklı bir kimsede CD4+T hücre sayısı 800-1200/mm3 kadardır.

Hangi Testler Yapılabilir?

Türkiye’de kan ve kan ürünlerini toplayan ve saklayan merkezlerde (Kan Bankaları-Kızılay Kan Merkezi gibi) alınan her kan bağışında, HIV, hepatit-B ve Hepatit-C virus antikorları veya antijenleri açısından tarama yapılması kanunen gereklidir.

Nerelerde Bakılabilir?

Tanı ELISA yöntemiyle konur. ELISA virusun bulaşmasından sonra 10-12 haftada sonuç verebilir.

HIV tedavisine başlamadan önce doktorunuz tam bir hikaye almalı, fizik muayene yapmalı ve kan testlerini istemelidir. Bu testler tam kan sayımı, viral yük testi ve CD4+ T hücre sayımını içerir. Ayrıca enfeksiyonlar için gerekli diğer testler (sifiliz, tüberkülin deri testi, toksoplazma antikor testi ve kadınlar için jinekolojik Pap Smear testi) yapılmalıdır. Viral Yük testi ve CD4+ T hücre ölçme testi, HIV tedavisine başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır.

Nasıl Bir Doktora Gitmeliyim?

HIV tedavisi kompleks bir tedavi olduÄŸundan doktorunuzda HIV ve AIDS tedavisi konusunda uzman olmalıdır. Tedaviniz hakkında karar verirken yakından çalışabileceÄŸiniz birine ihtiyacınız olur ve bu yüzden kendinizi rahat hissedebileceÄŸiniz bir kiÅŸi olmalıdır. Bu HIV tedavisinin yararları ve riskleri hakkında herÅŸeyi rahatlıkla sorabilmeniz için önemlidir. Ayrıca Türkiye ‘de AIDS tanı ve tedavisi hakkında sizi yönlendirebilecek ve yardımcı olabilecek merkezler bulunmaktadır.

Yorum Yok »