Archive for AÄŸustos, 2008

Anne Sutu Huzur veriyor

İl SaÄŸlık Müdürlüğü Ana Çocuk SaÄŸlığı Åžube Müdürü Vildan Akar, Anne Sütünün ilk 6 ay bebek için ideal bir besin olduÄŸunu ve iyi beslenen bir annenin bebeÄŸi için tek başına yeterli olduÄŸunu belirterek, “Anne sütü alan bebeklerde güven duygusu geliÅŸir. Psikolojik olarak bebek daha huzurludur” dedi.
İl SaÄŸlık Müdürlüğü tarafından 1-8 Ekim Dünya Emzirme Haftası sebebiyle kentin 3 ayrı deÄŸiÅŸik noktasında kurulan beyaz çadırlarda, binlerce anne bilgilendirildi. Heykel, Santral Garaj ve Åžehreküstü’ndeki beyaz çadırlarda annelere broşürler dağıtılarak, uygulamalı bilgiler verildi.

Heykel’deki beyaz çadırı ziyaret eden Bursa BüyükÅŸehir Belediye BaÅŸkanı Hikmet Åžahin ve Bursa İl SaÄŸlık Müdürü doktor Serhat Yamalı da annelerle sohbet edip, anne sütünün önemini anlatan broşürler dağıttı. SaÄŸlık Bakanlığı’ndan bebek dostu kent unvanını almaya hazırlanan Bursa’nın bebek ölümlerinin en az yaÅŸandığı bir il olduÄŸunu hatırlatan SaÄŸlık Müdürü Serhat Yamalı, emzirmenin anne ve bebeÄŸi için doÄŸal bir sakinleÅŸtirici olduÄŸunu söyledi.

Ana Çocuk SaÄŸlığı Åžube Müdürü Vildan Akar ise, anne sütü alan bebeklerin saÄŸlıklı ÅŸekilde geliÅŸme imkanı bulduÄŸunu, hastalıklara karşı bağışıklık sistemlerinin daha güçlü olduÄŸunu ifade ederek, “Anne sütü ilk 6 ay bebek için ideal bir besindir ve iyi beslenen bir anne bebeÄŸi için tek başına yeterlidir. DoÄŸumdan hemen sonra bebeÄŸi kucaklamak, anne ve bebek arasında sıkı bir baÄŸ oluÅŸturur ve kucaklanan bebek doÄŸal olarak memeyi bulur ve emmeyi öğrenir. Anne sütü alan bebeklerde güven duygusu geliÅŸir, psikolojik olarak bebek daha huzurludur. Anne sütü ve doÄŸumdan sonra gelen ilk sarı süt (halk arasında ağız olarak bilinir) bebeÄŸi ishal, öksürük, soÄŸuk algınlığı ve diÄŸer hastalıklardan korur. Ağız, bebeÄŸin ilk aşısıdır. İlk günlerdeki ağız sütü azdır ancak bebeÄŸin tüm ihtiyacını karşılar. Bu dönemde bebeÄŸe ÅŸekerli Su, mama, inek sütü veya baÅŸka gıdalar verilmemelidir. Bu gibi ek besinlerin verilmesi bebeÄŸi hastalandırabilir ve iÅŸtahını keser” dedi.
İHA

Yorum Yok »

istemsiz kasilma ve titremeler

Bursa Acıbadem Hastanesi Nöroloji doktorlarından Nebahat Bilici, beyin hareketini kontrol eden merkezlerdeki problemlerin Parkinson’dan, esansiyal tremora ve distoniye kadar geniÅŸ bir grup hastalığa yol açtığını söyledi.

Titreme, istemsiz hareketler ya da hareketlerde yavaÅŸlıkla kendini gösteren bu hastalıkların tedavisinin öncelikle ilaçlarla yapıldığını açıklayan Dr. Nebahat Bilici, “Ancak kullanılan ilaçlar yeterli görülmediÄŸi takdirde cerrahi yöntemlere baÅŸvurulabiliyor” dedi.

Bilici, hareket bozukluklarının, hareketi ince planda kontrol eden beyindeki merkezlerin hastalıklarına baÄŸlı olarak oluÅŸan ve yavaÅŸlık ya da istemsiz hareketlerle kendini gösteren geniÅŸ bir grup hastalığı kapsadığını ifade ederek, “Bu hastalıklardan en sık görüleni, temelde yavaÅŸlık ve titreme ile seyreden Parkinson hastalığı. Bir diÄŸer hareket bozukluÄŸu da, genç eriÅŸkinlik döneminde baÅŸlayan ve yaÅŸla birlikte artan iyi huylu bir titreme bozukluÄŸu olarak tanımlanan esansiyel tremor hastalığı. Vücudun deÄŸiÅŸik bölgelerini etkileyen istemsiz kasılmalarla kendini gösteren hareket bozuklukları arasında da en sık görülen distonidir” ÅŸeklinde konuÅŸtu.

PARKİNSON, KRONİK BİR HAREKET BOZUKLUĞU HASTALIĞI
Sözlerini sürdüren Bilici, kronik bir hareket bozukluğu olan Parkinson hastalığı ve nedenleriyle ilgili şu açıklamalarda bulundu:

“Parkinson hastalığı, beyindeki dopamin hücrelerinin hasara uÄŸraması sonucunda oluÅŸan kronik bir hareket bozukluÄŸu hastalığı. İlk kez 1817 yılında İngiliz hekim James Parkinson tarafından “titrek felç” adıyla tanımlanmış. Hastalığın baÅŸlama yaşı 40 ile 70 arasında deÄŸiÅŸse de genellikle 60 yaÅŸ sonrasında baÅŸlıyor. Ancak hastaların yüzde 5 ile 10′unda semptomlar, 20 ile 40 yaÅŸları arasında ortaya çıkıyor. Parkinson hastalığının görülme sıklığı erkeklerde kadınlara oranla biraz daha fazla. Parkinson hastalığı sinsi baÅŸlayan ve ilerleyen bir hastalık olduÄŸu için semptom ve bulguları hasta ve yakınları tarafından yaÅŸlanmanın doÄŸal bir belirtisi olarak algılanıyor”.

Bilici, Parkinson hastalığının tremor (titreme), rijidite (kas sertliği) ve bradikinezi (hareketlerde yavaşlama) olarak adlandırılan üç temel belirtisi olduğuna dikkat çekerek şu bilgileri verdi:

“Titreme çoÄŸunlukla bir parmakta, elde, bazen de bir ayakta ortaya çıkar. BaÅŸlangıçta aralıklı olup zamanla sürekli hal alır ve karşı uzva da geçer. Rijidite ise daha çok kollarda, bacaklarda, boyunda ve bazen de sırttaki kas gruplarının aynı anda kasılarak harekete engel olmasıdır. Bradikinezi, Parkinson hastalığının belki de özürlülük oluÅŸturan en temel belirtisi olan hareketlerdeki yavaÅŸlamadır. Bu, hastaların en çok sıkıntı çektiÄŸi bulgulardan bir tanesidir. Denge bozukluÄŸu, küçük adımlarla yürüme, öne doÄŸru hafifçe eÄŸik durma, konuÅŸmada bozulma, ciltte yaÄŸlanma, kabızlık, idrar yapma bozuklukları, yutma güçlüğü, tükürük salgısının artışı gibi belirtiler Parkinson hastalığı ile görülebilen diÄŸer ÅŸikayetler. Ayrıca Parkinson hastalarında anksiyete, Depresyon, uyku bozuklukları, saldırganlık, halüsinasyon ve psikoz gibi psikiyatrik belirtiler de görülebiliyor”.

Kronik bir hastalık olan Parkinson için verilen ilaç tedavisinin ömür boyu sürmek zorunda olduÄŸuna da deÄŸinen Dr. Nebahat Bilici, hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçların, özellikle hareketlerde yavaÅŸlama ve kas sertliÄŸi üzerine etki gösterdiÄŸini ve yan etkilerinin çok fazla olduÄŸunu söyledi. Bilici, bu nedenle ilaç tedavisindeki genel prensibi, düşük dozla baÅŸlayıp dozu yavaÅŸ bir ÅŸekilde artırmak ve böylece yan etki olasılığını azaltmak olarak açıkladı. Parkinson tedavisinin temelinde tedavinin yarar ve zarar dengesinin kurulmasının yattığını belirten Dr. Bilici, eÄŸer yan etkiler hastanın hayatında ve yaÅŸamsal fonksiyonlarında ciddi bir problem yaratmıyorsa ilaçların mutlaka kullanılmasını önerdi. Bir diÄŸer grup ilacınsa, hastada hareket yavaÅŸlığı, titreme ve kas sertliÄŸine sebep olan, beyindeki inhibitör (baskılayıcı) sistemini devreden kaldırmak amacıyla kullanıldığının Altını çizen Bilici, “Bunlar özellikle titreme üzerinde çok etkili, ancak genç hastalarda tercih edilmesi gerekiyor. Çünkü 60 yaşın üzerindeki hastalarda unutkanlık ve mental fonksiyonlarda yavaÅŸlama yapıyor. Ayrıca göz tansiyonu olan hastalarda kullanılmaması gerekiyor. İlaç, beyindeki dopamin hücrelerinin sentez ve salınımını artırıyor. İleri yaÅŸlardaki hastalarda halüsinasyon, ÅŸuur durumunda bozulma ve algı güçlüğüne yol açabiliyor” diye konuÅŸtu.

DİSTONİLER, İSTEM DIŞI KAS KASILMALARI
Distoniler’i, kasların istem dışı oluÅŸan seÄŸirmelerini, spazmlarını ya da hareketlerini içeren bir grup duruma verilen ortak bir isim, sürekli veya tekrarlayıcı istem dışı kas kasılmaları olarak tanımlayan Dr. Nebahat Bilici, distonilerin eÄŸilip blından “titrek felükülme ve dönme hareketleri ÅŸeklinde gerçekleÅŸtiÄŸini, hareketi ince planda kontrol eden beyindeki merkezlerin hastalıklarına baÄŸlı olarak oluÅŸtuÄŸunu söyledi.

Bilici, bu spazmların ve hareketlerin, gözler, boyun ya da bir uzuv (kol, bacak) gibi vücudun bir kısmında (genel distoni), boyun ve kollar gibi daha büyük bir bölgede (segmental distoni), vücudun birçok bölgesinde (mültifokal distoni), aynı taraftaki bir kol ve bacakta (hemidistoni) veya vücudun bütününde (genel distoni) görülebildiÄŸini belirterek, “En sık görülen distoni tiplerinden birisi blefarospazm yani göz çevresindeki kaslarda görülen distoni. Göz kırpmada ya da kısmada artış ve gözleri açık tutmakta yaÅŸanan genel güçlük blefarospazmın erken semptomları arasında sayılıyor. Hastada, gözlerin kırpılması ya da kısılması gitgide sıklaşıyor ve sürekli hale gelip göz kapaklarını tamamen kapanmaya zorlayıncaya kadar devam ediyor. Bu durumun ilerlemiÅŸ aÅŸamasında hastalar gözlerini açamaz duruma geldikleri için fonksiyonel körlük yaşıyorlar. Yani görme bozukluÄŸu olmadığı halde göremez duruma geliyorlar” açıklamasında bulundu.

Hastalığın ortalama baÅŸlangıç yaşının 50 olduÄŸuna iÅŸaret eden Dr. Bilici, “Kadınlarda erkeklerden 3′te 2 oranında daha fazla görülüyor. Göz irritasyonu, fotofobi (ışığa duyarlılığın artışı) ve aşırı göz kırpma refleksi hastalığa eÅŸlik ediyor. stres, yorgunluk, yukarı bakma, parlak ışık, araç kullanma, TV seyretme ve konuÅŸma gibi faktörler hastalığı artırabiliyor” dedi.

Nöroloji doktoru Nebahat Bilici, hastalığın sık görülen başka bir tipi olan spazmodik disfonin, boğazda bulunan gırtlak kaslarını dolayısıyla ses tellerini etkilediğini belirterek, vurgulu kısık sesle veya kesik kesik konuşma, çoğunlukla spazmodik disfoninin ilk görülen semptomları olduğunu ifade etti. Sözlerine devam eden Bilici, bu durumda, ses teli kaslarının kasılarak konuşmayı gitgide zorlaştırdığını, hatta bazen olanaksız hale getirdiğini söyledi.

Bilici, distonilerin en sık görülen çeÅŸidi servikal distonininse, boynu etkileyerek başın dik tutulmasını zorlaÅŸtırdığını açıklayarak, “Boyun kaslarının kasılması sonucunda; baÅŸ yana, arkaya veya öne eÄŸik pozisyonda kalır. Bu durumların neden olduÄŸu Anormal duruÅŸlar sıkıntı verici aÄŸrıya yol açabiliyor. Hastaların 2/3′ü kadın, ortalama görülme yaşı ise 50. Ekstremite distonisi ya da yazar krampı olarak adlandırılan tipte ise kiÅŸi, yazı yazmaya baÅŸladığı zaman el ve ön kol kaslarında spazm meydana geliyor. Yazar krampı 20 ile 50 yaÅŸları arasında baÅŸlıyor. Stres ve fiziksel yorgunluk ile artıyor. Oromandibular distoni, çiÄŸneme kaslarında oluÅŸan kas kasılması. Buna baÄŸlı olarak konuÅŸma, çiÄŸneme ve yutma güçlüğü geliÅŸiyor. Gövde distonisi, gövdede öne, arkaya, yanlara doÄŸru eÄŸilip bükülme hareketleri ile kendini gösteriyor. Erken dönemde, gövde hareketleri sadece yürüme ve koÅŸma sırasında görülürken, ileri dönemlerde oturma ve yatma sırasında da ortaya çıkabiliyor” dedi.

Distoni tedavisinde eğer hastalık tek kasa veya birkaç grup kasa sınırlıysa oldukça etkin olan ve yan etkisi az olan Botilinum toksininin(botox) ilk seçenek olduğunu ve etkinliğinin 6 ay sürdüğünü belirten Bilici, diğer ilaç seçeneklerinin, geniş kas grubunda distoni varsa veya botilinum toksini tedavisine yanıt alınamazsa tercih edildiğini söyledi.

NEDENİ BELLİ OLMAYAN TİTREMELER
Nebahat Bilici, esansiyel tremorun (benign ailevi tremor) en yaygın görülen nörolojik hastalıklardan biri olmasına raÄŸmen neden oluÅŸtuÄŸuna dair ellerinde yeterli bir veri olmadığını açıkladı. “Nedeni belli olmayan titremeler” olarak da isimlendirilen bu hastalığın oluÅŸumunda genetik faktörlerin rolünün büyük olduÄŸunu belirten Dr. Bilici, “Hastalığın, beyincikteki çıkış yollarındaki bozukluk sonucu olarak ortaya çıktığı düşünülüyor” dedi.

Hastalığın özelliÄŸini, bilateral (iki taraflı) olması yani her iki elde de titreme görülmesi olarak ifade eden Bilici, “YaÅŸla birlikte artış gösteriyor. Hastanın yazı yazma, bardak doldurma, yemek yeme gibi istemli hareketleri bozuluyor ve hayati fonksiyonları çok kısıtlanıyor. BaÅŸ, yüz, çene, ses, dil, gövde, bacaklarda titreme bazı vakalarda yıllar sonra ortaya çıkabiliyor” ÅŸeklinde konuÅŸtu.

Dr. Bilici, esansiyel tremorun sürekli ve yavaş ilerleyen bir hastalık olduğunu vurgulayarak, kesin bir tedavisi olmadığı gibi tedavi seçeneklerinin de sınırlı olduğunu söyledi. Medikal tedavide titremeyi baskılayan ve azaltan ilaçlar kullandıklarını ve bu ilaçların hastalar tarafından çok iyi tolere edilebilmesi için düşük dozlarda ve yavaş yavaş arttırılarak kullanılması gerektiğini bildiren Bilici, böylece yan etki olasılığının azalarak hastada optimum yarar sağlanacağını kaydetti.

HAREKET BOZUKLUKLARINDA CERRAHİ SEÇENEKLER
Dr. Nebahat Bilici, hareket bozuklukları hastalıklarında, ilaç tedavisinin hastalar üzerinde oldukça etkili ve olumlu sonuçlar verdiÄŸini söyledi. Medikal tedavinin birinci basamak olduÄŸunu belirten Dr. Bilici, “Ancak medikal tedaviden yarar görülemediÄŸi durumlarda cerrahi tedaviye baÅŸvuruluyor. Hasta artık ilaca yanıt vermiyorsa, ilaç tedavisi hastada yeterli katkıyı getirmiyorsa, yeterli katkı getirse de aşırı yan etkileri dolayısıyla uygun dozda ilaç tedavisi uygulanamıyorsa, bu gibi durumlarda cerrahi yöntemler uygulanıyor” dedi. Sözlerini sürdüren Bilici, beyin cerrahisinin, hareket bozukluklarından ÅŸikayetçi olan hastalara yardımcı olabilecek giriÅŸim yöntemlerinin en önemlilerini, iÄŸneyle yakma, pil takma ve gamma knife yöntemleri olrak sıraladı. Bilici, “Hastanın ÅŸikayetlerine göre ameliyatla ulaşılması gereken beyindeki çekirdek belirleniyor. Titremesi çok olan hastada talamus çekirdeÄŸine iÅŸlem yapılması gerekirken yürümesi sıkıntılı, adalelerinde sertlik ve hareketlerinde kısıtlılığı olan hastada pallidum çekirdeÄŸine iÅŸlem yapılması gerekiyor. Ancak o bölgelere hangi yöntemle iÅŸlem yapılacağına hastayla konuÅŸarak karar veriliyor. Hastaya iÄŸneyle yakma, pil takma ve gammaknife yöntemlerinin avantajları ve dezavantajları anlatılıyor. Son kararı doktor ve hasta birlikte veriyor” açıklamasında bulundu.

Özellikle Parkinson hastalığının hareket hastalıkları cerrahisinde en büyük grubu oluÅŸturduÄŸunu söyleyen Dr. Nebahat Bilir, ancak ameliyatların hiçbirinin Parkinson hastalığını tamamen yok etmeye yönelik olmadığını ifade etti. Bilir, “Ameliyatlar sonrasında, iÅŸe gidemeyen hasta iÅŸe gidebilir hale gelaraması sonucunda oluÅŸan kronirken, eli titrediÄŸi için yemeÄŸini yiyemeyen ya da suyunu içemeyen hasta bunları yapabilir hale geliyor. Hastanubın Parkinson hastalığıyla ilgili medikal tedavisiyse ilaç dozları ayarlanarak devam etmek zorunda” dedi.

İĞNEYLE YAKMA YÖNTEMİ
Bu yöntemde, titremeyi durdurmak, istemsiz hareketleri engellemek veya hastanın yürüyüşünü düzelterek günlük aktivitelerini artırabilmek için beyindeki bu bozukluklara sebep olan zincirin içindeki çekirdeÄŸin hedeflenerek yakılıp yok edildiÄŸini kaydeden Kozyatağı Acıbadem Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahı Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Peker, bunların, beynin içinde yer alan Mercimek büyüklüğünde küçücük çekirdekler olduÄŸunu belirterek bu çekirdeklere çok ileri bilgisayar teknikleriyle yapılan hesaplamalar sonucunda ulaÅŸabildiklerini söyledi. İğne yakma yöntemi konusunda bilgilendiren Doç. Dr. Peker, “Hedef çekirdek belirlendikten sonra küçük ve ince bir elektrotla oraya ulaşıyoruz. Elektrik enerjisiyle çekirdeÄŸi yakarak tahrip ediyoruz. ÇekirdeÄŸin yok edilmesiyle bozukluÄŸa sebep olan zincir kırıldığı için hastanın varolan ÅŸikayetlerinde gerileme oluyor. Yakma iÅŸlemi talamus denen büyük çekirdekte yapılırsa buna talamotomi, palllidum denen çekirdekte yapılırsa buna pallidotomi deniyor. Her hastalıkta farklı bir yer hedef alınıyor” diye konuÅŸtu.

“Yakarak tahrip etme iÅŸleminin en büyük avantajı, bir elektrotla girip önceden belirlenmiÅŸ bölgeyi yakıp, elektrotu çıkardıktan sonra iÅŸlemin bitiyor olması” diyen Peker, en büyük dezavantajınıysa, yakma iÅŸlemi sırasında yapılanların kalıcı olması ve tekrar aynı yere girme seçeneÄŸinin kısıtlı olması olarak açıkladı. Tedavinin titremedeki baÅŸarı oranının yüzde 90-95 civarında olduÄŸuna iÅŸaret eden Doç. Dr. Peker, ameliyattan sonra hastaların titremesinin tamamen durduÄŸunu, hareketleri artırıcı ve ilaçlara baÄŸlı geliÅŸen istemsiz hareketleri azaltıcı ameliyat olan Pallidotomi’de ise hastanın hareketlerin iyi bir düzeye gelme ihtimalinin yüzde 80 civarında olduÄŸunu kaydetti.

PİL TAKMA YÖNTEMİ
Doç. Dr. Selçuk Peker, bu grup cerrahi yöntemde, tespit edilen çekirdeklere ince bir elektrik kablosu yerleÅŸtirilerek o elektrik kablosunun ucunun göğüste bulunan bir pile baÄŸlandığını söyledi. Göğüs ön duvarında, cildin altında yer alan bu pilin, çekirdeÄŸe sürekli elektrik akımı vererek çekirdeÄŸin fonksiyonlarını deÄŸiÅŸtirdiÄŸini belirten Doç. Dr. Peker, “Elektrik enerjisi uygulamanın adınınsa DBS (derin beyin stimülasyonu). DBS’de, beyinde hedeflenen yere yerleÅŸtirilen elektrot, göğse yerleÅŸtirilen pille kontrol edilebiliyor. Pilin dalga boyu, voltajı ayarlanarak oraya verilen elektrik enerjisinin düzeyi deÄŸiÅŸtirilebiliyor. Belirlenen bölgede hiçbir yer tahrip edilmiyor” dedi.

Doç. Dr. Peker bu iÅŸlemin avantajlarını şöyle anlattı: “ÖrneÄŸin, elektrot takılan hastada bir yıl sonra hafif titremeler tekrar baÅŸlarsa, pil üzerinde gerekli ayarlamaları yaparak, elektrik enerjisini biraz daha artırarak ya da dalga boyunu deÄŸiÅŸtirerek titremeyi tekrar durdurmak mümkün. Cildin altındaki pile, elektromanyetik bir aletle müdahalede edip ayarlarını deÄŸiÅŸtirebiliyoruz, hatta kapatabiliyoruz. Beynin belirli bir çekirdeÄŸine yerleÅŸtirilmiÅŸ olan elektrot, belli bir elektrik enerjisi yayarak etrafındaki alanda bulunan sinir hücrelerinde bir davranış deÄŸiÅŸikliÄŸine yol açıyor. Belli bir zaman sonra, akaraması sonucunda oluÅŸan kronım aynı kalsa da sinir hücrelerinin ona verdiÄŸi cevap deÄŸiÅŸiyor. Bu yüzden o sinir hücrelerine daha kuvvetli etki etmek gerekiyor. Bazen de elektrik akımı belli bir düzeyden sonra hastaya fazla gelebiliyor ya da yan etkiye sebep olabiliyor. O zaman da akımın düzeyinin azaltılması gerekiyor. Pil takmanın, tahrip ederek yakma yöntemine göre avantajları çok daha yüksek. Öncelikle yan etkisi daha az. Titremedeki baÅŸarı oranı ise yüzde 95′in üzerinde”.

Talamusun altındaki çekirdeÄŸi (subtalamik nukleus) hedefleyen giriÅŸimlerde daha çok DBS’nin tercih edildiÄŸini ifade eden Peker, “Özellikle buraya uygulanan DBS iÅŸleminde Parkinson hastalığının bir çok bulgularını geriletmek, hastanın aldığı ilaçların miktarını düşürmek mümkün olabiliyor. Bu yöntemle, yatağından kalkamayacak kadar kötü durumdaki bir hastayı günlük hayatını sürdürüp iÅŸine gidebilir hale getirmek mümkün” dedi.

GAMMA KNİFE TEDAVİSİ
Hareket bozukluklarının tedavisinde bir baÅŸka seçenek olan gamma knife teknolojisini anlatan Beyin ve Sinir Cerrahı Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Peker, “Bu tedavide yakarak tahrip etme iÅŸlemi gamma knife aracılığıyla yapılıyor. Gamma knife teknolojisini sadece talamus çekirdeÄŸi için kullanabiliyoruz. Bu iÅŸlemde amacımız, hastanın kafasının içine iÄŸne gibi herhangi bir ÅŸey sokmadan, hastanın kafatasını açmadan hatta hastayı ameliyathaneye almadan gama ışınlarını o çekirdeÄŸe yönlendirmek ve orayı yakmak” açıklamasında bulundu.

“BaÅŸarı oranı çok yüksek” diyen Doç. Dr. Peker, “Ancak gamma knife ile yapılan iÅŸlemin sonuçları diÄŸer ameliyatlardan farklı olarak o anda deÄŸil birkaç ay sonra ortaya çıkıyor. Yani hastanın titremesinin geçmesi için birkaç aylık bir süre geçmesi gerekiyor. Çünkü hastaya verilen gama ışınlarının etkisi belli bir dönemden sonra ortaya çıkıyor. Gamma knife sonrasında hastanın hastanede yatması gerekmiyor. Hasta operasyondan sonra aynı Gün evine gidebiliyor” ÅŸeklinde sözlerini tamamladı.
İHA

Yorum Yok »

Cinsel Sorunlar ve Saglik

CİNSEL SORUNLAR ve SAĞLIK

kadın ve erkeklerdeki iktidarsızlık ve soÄŸukluk gibi cinsel sorunların çok büyük bir bölümü psikolojik kökenlidir ama, fiziksel rahatsızlık ve hastalıkların sonucu olan cinsel yetersizlikler de vardır. Özellikle, gençlikte gözükmeyen ama ilerleyen yaÅŸla birlikte ortaya çıkan ÅŸeker hastalığı, kalp, karaciÄŸer ve böbrek rahatsızlıklarının cinsel yaÅŸamı olumsuz yönde etkilediÄŸi ileri sürülmektedir. Kalp uzmanlarının, kalp hastalarının cinsel yaÅŸamıyla ilgili olarak İngiltere’de yaptıkları bir araÅŸtırma ÅŸu sonuçları vermiÅŸtir: kalp hastalarının yüzde 10′u ağır bir krizden sonra cinsel güçlerini bütünüyle yitirmiÅŸ gorünmektedir; yüzde 60′ının cinsel yaÅŸamı düzensizleÅŸmiÅŸ ve cinsel birleÅŸmeden aldıkları zevk azalmıştır. Geri kalan yüzde 30′un cinsel etkinliklerinde bir deÄŸiÅŸme olmamış, krizi geçirdikten bir süre sonra normal cinsel iliÅŸkilerine yeniden baÅŸlamışlardır. Görünüşte, enfarktüse benzer kalp hastalıkları cinsel yaÅŸama ağır bir darbe indirmektedir. Ancak, yapılan araÅŸtırma, bu hastaların üçte ikisinin geçirdikleri krizin cinsel yaÅŸamlarını ne yönde etkileyeceÄŸi konusunda hiçbir hekime danışmadıklarını da ortaya koymuÅŸtur. Buradan da anlaşılmaktadır ki, hastaların çoÄŸu bilgisizlikten ve korkudan ötürü, cinsel faaliyetlerini kendi kendilerine kısıtlamıştır. AraÅŸtırmayı yürüten kalp uzmanları, böyle bir kısıtlamanın oldukça gereksiz olduÄŸunu, hatta tam tersine hastanın durumunun daha da kötüleÅŸmesine neden olabileceÄŸini belirtmektedir. Dahası, araÅŸtırmada, hastanın yaşı da geçirdiÄŸi krizin sertliÄŸi ile cinsel faaliyet düzeyi arasında anlamlı bir baÄŸ da bulunamamıştır. 43 yaşında ikinci bir enfarktüs geçirmiÅŸ bir erkek, kısa bir süre sonra cinsel yaÅŸamına aynı tempoda yeniden baÅŸlamış, buna karşılık 46 yaşında ve oldukça hafif bir enfarktüs geçiren bir baÅŸka erkek cinsel birleÅŸmeyi kendi kendine yasakladığı için giderek isteÄŸi de zayıflamıştır. SeviÅŸme ve cinsel birleÅŸme sırasında insanın kalp atışlarında, soluÄŸunda ve kan dolaşımında büyük bir hızlanma olduÄŸu
doğrudur. Daha önce kriz geçirmiş kişilerin sevişme sırasında kendilerini fazlaca zorlamaktan kaçınmaları da yararlı olacaktır. Ama bu kişiler kalplerini aşırı zorlamaksızın da doyurucu bir cinsel deney yaşayabilirler. Öte yandan, çalışırken ve gündelik yaşam içinde kalplerine cinsel birleşmedekinden çok daha fazla bir yük bindiriyor da olabilirler. Enfarktüs krizi geçirmiş 14 kişi üzerinde yapılan incelemeler, bu hastaların bir Gün içinde, çeşitli zamanlarda örneğin sıkışık bir trafikte araba kullanırken, işlerinde çetrefil bir sorunla uğraşırken ya da hararetli bir tartışma içindeyken kalplerini çok daha fazla yorduklarını göstermiştir. Alınan elektrokardiyogramlar bunu kanıtlamaktadır. Birçok hekim, kalp hastalarının bir kat merdiven çıkabilecek ya da birkaç Dakika hızlı yürüyebilecek durumda oldukları sürece rahatlıkla cinsel ilişkiye de girebileceklerini belirtmektedir. Cinsel birleşme sırasında geçirilen kalp krizleri üzerinde yapılan bir çalışma da oldukça anlamlı bir sonuç koymuştur ortaya: bu krizlerin büyük bir bölümü, evli kişilerin evlilik dışı cinsel ilişkileri sırasında meydana gelmiştir. Bunun bir nedeni, bu tür ilişkiler sırasında alınan ağır Alkol ve aşırı yemek ise, bir nedeni de böyle bir ilişkinin kişiye büyük bir kaygı, duygusal gerginlik, hatta korku vermesidir. Başka bir deyişle, krizin asıl nedeni cinsel birleşme değil, bu birleşmenin yakalanma korkusu içinde, sıkıntılı ve gergin bir ruh hali içinde yapılmasıdır.
Bunun dışında, bazı damar rahatsızlıklarının ve özellikle şeker hastalığının kişinin cinsel tepkilerini etkilediği bilinmektedir. Ama bu etki, hastalığın ilerleme derecesine göre ve kişiden kişiye değişmektedir. Diğer taraftan bu hastalıkların etkisi, doğru bir yemek rejimi ve yaşam tarzının benimsenmesiyle büyük ölçüde giderilebilmektedir. Bu konuda kişilerin hekime danışmadan kendi yersiz korkuları ve kulaktan dolma bilgileriyle hareket etmeleri yanlış olur.
CİNSEL SORUNLAR VE SAĞLIK

Yorum Yok »

Kahve Hastaliklara Kalkan

Kahvenin sık tüketilmesinin parkinson, şeker ve kalın Bağırsak Kanserine yakalanma riskini azalttığı bildirildi.

Kahve tüketiminin yıldan yıla artması, kahvenin etkileri yönündeki araştırmaların daha da yoğunlaşmasına neden oluyor. Tıp uzmanları, kahvenin uykuyu kaçırmasının yanı sıra moralin düzeltilmesi ve baş ağrısının giderilmesi için de yararlı olduğu sonucuna vardı. Uzmanlar ayrıca, kahvenin sık sık tüketilmesinin şeker, parkinson ve kalın bağırsak kanserine yakalanma riskini azaltabileceğini ve hatta dişlerin çürümesini de önleyebileceğini belirtiyorlar.

Harvard Üniversitesi’nden araÅŸtırmacıların 126 bin ABD’li üzerinde gerçekleÅŸtirdiÄŸi ve 18 yıl süren araÅŸtırma sonucuna göre, Günde 1-3 bardak kahve içilmesi durumunda ÅŸeker hastalığına yakalanma riski azalıyor. AraÅŸtırmaya göre, günde 6 bardak kahve içen erkeklerin ÅŸeker hastalığına yakalanma riskinin, kahve içmeyenlere göre yüzde 54 daha düşük olduÄŸu saptandı. Bunun yanı sıra her Gün kahve içenlerin parkinson hastalığına yakalanma riski, kahve içmeyenlere göre yüzde 80 daha az. Günde 2 bardak kahve içenlerin kalın bağırsak kanserine yakalanma riskiyse yüzde 25′e iniyor.

Araştırmalar ayrıca, devamlı kahve içmenin karaciğerin sertleşmesi ve safra kesesinde taş oluşması olasılıklarını da düşürebildiği sonucuna vardı. Uzmanlar, kahvenin vücudun kalsiyum kaybetmesine yol açmasından dolayı, kahve içenlere günde 100 miligram kalsiyum alma ya da günde en az bir bardak süt içme tavsiyesinde bulunuyor. Uzmanlar ayrıca, kalp ve damar hastalarının ve hamile kadınların kahveyi ölçülü şekilde tüketmeleri gerektiğinin de Altını çiziyor.
iha

Yorum Yok »

Stres ve Diyet

Zayıflamak için strese giren kadınların strese bağlı olarak kilo aldıklarını bildirildi. Uzmanlar, stresin merkezi yağ depolama sistemini harekete geçirerek, cortisol Hormonu salgılanmasını körüklediği ve bunun da kilo almaya yol açtığını söyledi.

Uzmanlar, stresi, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının zorlanmasında oluşan bir durum olarak tanımlıyor ve bir tehdit yada zorlanma ile karşılaşan bireyin, bununla başa çıkamayacağı düşüncesi ile strese girdiğine dikkat çekiyor.

NEDENLERİ, BELİRTİLERİ VE TETİKLEYİCİLERİ
Uzmanlar, stresin, bireyle fiziksel olarak çarpıntı, kas gerilimi, kan Basıncının artması, uzun dönemde ise baş ağrısı, migren, yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarına; duygusal olarak ise, endişe, karamsarlık, kızgınlık, öfke yarattığını söylüyor. Stresin, uzun dönemde kronik sıkıntı ve Depresyon, psikotik depresyon, fobiler, kişilik değişiklikleri, kişiliğin çözülmesi gibi ruhsal hastalıklar oluşturabildiğini kaydeden uzmanlar, çevre koşulları, sosyal yaşam, iş dünyası, Aile yaşamı gibi dış etkilerin yanısıra her bireyin kendi özgün dünyasındaki duygular, duygulanımlar, dürtüler, çatışmaları da stres tetikleyici olarak tanımlıyor.

STRES DİYET VE EGZERSİZDE TERS ETKİ YAPIYOR
Diyet uzmanları, bireyin yaşadığı stresin, diyet ve egzersizlerin de bir numaraları düşmanı olduğunu söylüyor. Bilim adamları, stres ve depresyonun, genellikle kadınlarda cortisol hormonunun salgılanmasını hızlandırdığını ve kadınlarda bu yüzden kalça genişlemesinin ve yağ birikiminin meydana geldiğine işaret ediyor.

Menopoz geçirmiş ve vücutları yağ depolamış olan 30 Sağlıklı kadın ile menopoz geçirmiş sağlıklı 29 kilosuz kadın üzerinde yapılan stres araştırması bu gerçeği tam olarak ortaya koyuyor. Araştırma sonucuna göre, üç stresli Gün ile bir dinlenme gününde yapılan cortisol değerlendirmesinde, knonik stres içinde olan kilolu kadınların, daha az kilolu kadınlara göre, daha fazla cortisol Hormonu salgıladıkları belirlendi.

Araştırmalarda, vücutlarında yağ birikimi az olan geniş kalçalı kadınlardan stres içinde olanların ise, yağ birikimi az fakat stres içinde olmayan geniş kalçalı kadılara göre daha fazla cortisol hormonu salgıladıkları saptanmış bulunuyor. Bilim adamları, stresin, merkezi yağ depolama sistemini harekete geçirerek, cortisol hormonu salgılamasını körüklediği ve bunun da kilo almaya yol açarak, kilo sorununu çözülmez hale getirdiğine dikkat çekiyor.

Araştırmacılar, fazla miktarda Alkol tüketimi olan ve yetersiz uyuyanlarda da egzersiz ve diyetin kilo almayı önleyemediğini bildirdi.
iha

Yorum Yok »

Sunnette Yanlis Bilgi ve inanislar

İlk Adım Çocuk Cerrahisi ve Sünnet Özel Sağlık Hizmetleri, sünnet konusundaki yanlış bilgi ve inanışları ortadan kaldırmak amacıyla bir broşür hazırladı.

Doğru ve sağlıklı bir cinsel yaşamın doğru ve sağlıklı bir sünnetten geçtiğine dikkat çekilen broşürde, sünnetin uygun olmayan kişiler tarafından, uygun olmayan koşullarda yapılması sonucunda; enfeksiyon ve kanama, kötü yara iyileşmesi, şekil ve fonksiyon bozukluğu, mükerrer cerrahi girişimlere gereksinim gösterebilen idrar yolu darlığı, penisin tam kaybı, kan yoluyla bulaşan B ve C tipi hepatitler ve AIDS, sünnet sırasındaki korku ve ilişkili olabilen ileri yaşlardaki psikolojik davranış bozuklukları, doğru ve sağlıklı olmayan cinsel yaşam sorunları ortaya çıktığı belirtildi.

Çocukların erkekliğe ilk adım attıkları günün, onların ömür boyu unutamayacakları güzellikte olması gerektiği ancak kimi zaman bu günün çocuklar için acı, kanama, korku, panik ve stres oluşturduğu, bunun nedeninin de sünnet çocuğunun kıyafetlerine, tören salonuna ve hatta ikramlara gösterilen seçiciliğin ve özeninin, sünnet işlemine gösterilmemesine bağlandı.

Broşürde, Halk arasında doÄŸuÅŸtan sünnetli ya da peygamber sünnetli olarak bilinen “hipospadias” durumu varlığında, kesinlikle sünnet yaptırılmaması gerektiÄŸi çünkü bu durumun ameliyatla düzeltilmesinin ÅŸart olduÄŸu ve yapılacak ameliyatlarda sünnet derisi kullanıldığı kaydedildi.

Ailede kan hastalığı ya da kanama hastalığı varsa çocukların hiç bir yakınması olmasa bile bir doktora başvurulmadan sünnet ettirilmemesi gerektiğine de değinilen broşürde, düşme ya da diş çekimi sonrası uzun süre kanama öyküsü olan, iğne yapıldıktan sonra veya bir darbe sonrası büyük şişlik ve çürükleri oluşan çocuklar ile zaman zaman kendiliğinden diş eti yada burun kanaması olan çocukların mutlaka kan testleri yapıldıktan sonra sünnet edilmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Toplum tarafından önem verilen bir organ için yapılacak cerrahi iÅŸlemin, uygun ÅŸekilde düzenlenmiÅŸ ve gerekli donanımın bulunduÄŸu bir merkezde, uygun kiÅŸiler tarafından yapılmasının en doÄŸru seçim olduÄŸu ifade edilen broşürde, “Hekim operasyondan önce çocuÄŸu mutlaka muayene etmelidir. Böylece genel saÄŸlık kontrolünün yanısıra çocukla iletiÅŸim kurulmuÅŸ olur. Bu iletiÅŸim sayesinde çocuk ve Aile operasyon ile ilgili bilmesi gereken ayrıntıları öğrenme fırsatını bulurlar. Anlayabilecek yaÅŸtaki çocuklarla sünnet kararı birlikte alınmalıdır. ÇocuÄŸun bu konuda çevre ve arkadaÅŸları tarafından yanlış bilgilendirilmesine meydan verilmeden konu anlayacağı basitlikte anlatılmalıdır” denildi.

Uzmanlar sünnetin faydalarını da şöyle sıraladı:
- Kan yolu ile bulaşan hastalıklardan korunma sağlar.

- Cinsel ilişki ile bulaşan hastalıklardan korunma sağlar.

- Penis kanserinden korunma saÄŸlar.

- Sünnetli erkeklerin işlerinde Rahim Kanseri daha öz görülür.

- İdrar yolları enfeksiyonu sünnet olmayanlarla kıyaslandığında sünnet olanlarda 7-10 kat daha azdır.

- Fimozis denilen idrar yolu darlığının ve sünnet derisi ile penis arasındaki yapışıklıkların ortadan kaldırılmasını sağlar.
İHA

Yorum Yok »

Bobrek idrar yollari Taslari

Böbrek taşları en sık görülen ve ağrıya neden olan böbrek rahatsızlıklarından biridir. Erkeklerin 10%’unda ve bayanların 3%’ünde hayatlarının bir döneminde böbrek taşı oluşur.

Ve bunların çoğunda , başka taş gelişimi ihtimali yüksek olduğu için , hastalık kronik bir hal alır.

Her biri yumruk büyüklüğünde olan böbrekler vücudun yan-arka kısımlarında yerleşmiş organlardır. Mesaneye üreter adı verilen dar tüplerle bağlanmışlardır. Böbrekler kanı süzen , faydalı Maddeleri tekrar vücuda geri alan , zararlı maddelerin idrarla atılımını sağlayan filtrelerdir. Böbrekten atılan idrar mesanede toplanır ve üretra adı verilen kanalla vücuttan dışarı atılır.

Nasıl Oluşur?
Böbrek taşları, çeşitli Minerallerin ve başka maddelerin böbrekte toplanıp, katı parçacıklar halinde çökmesi sonucu oluşur. normal koşullarda idrarda bulunan çeşitli kimyasallar bu çökmeyi engeller. Fakat bazı durumlarda bu koruyucu mekanizma etkisini yitirir. Eğer oluşan parçacıklar küçükse herhangi bir yakınmaya neden olmadan idrarla atılırlar. Daha büyük taşlar ise böbrekte veya idrar yolunda bir yerde takılıp tıkanmaya yol açabilirler.

Taş hastalığının belirtileri nelerdir ?
-Özellikle yan bölgelerde olmak üzere çok şiddetli, kıvrandırıcı ağrılar
-Ağrı ile beraber bulantı ve kusma
-İdrarda kanama
-Sık tekrar eden idrar yolu enfeksiyonları
-Ailenizde taş hastalığının bulunması
-Çocuklarda karın ağrısı, iştahsızlık, idrar yolu enfeksiyonları

Taş hastaları neler yapmalıdır ?
-Mutlak surette her Gün yeteri kadar Sıvı alınması (2-2.5 lt, 10-12 bardak)
-Sık tekrar eden taş hastalığı durumunda yiyeceklerin düzenlenmesi
-Yeterince hareketli bir hayat (düzenli yürüyüşler, eksersizler)
-stresten uzak bir yaşam tarzının sağlanabilmesi
-6 ayda bir idrar analizi ile ultrasonografi incelemesinin tekrarı
-Vücutta taş oluşumuna yol açan sebeplerin aydınlatılması amacıyla kan ve idrar örneklerinin incelenmesi ve gereken tedavinin başlatılması
-Mevcut taşların büyümeden gereken önlemlerin alınması ve taşların uygun yöntemler ile temizlenmesi
-Düşürülen taşların analiz amacıyla biriktirilmesi ve inceleme amacıyla bu konu ile ilgilenen deneyimli merkezlere başvurulması

Nasıl teşhis edilir ?
Teşhiste hastanın şikayetleri yol gösterici olsa da, taşların belirlenmesinde günümüzde en sık uygulanan inceleme yöntemi ultrasonografidir. Hastalara herhangi bir uygulama zorluğu oluşturmayan, basit ve pratik bu uygulama ile idrar yollarındaki taşların çoğu tespit edilebilmektedir. Gerekli olduğu taktirde ilaçlı böbrek filmi (IVP) çektirilerek taşlar ve idrar yollarının boşlukları da görülebilmektedir.
Son yıllarda yine pratik,hızlı ve konforlu bir yöntem olarak devreye giren spiral tomografi tüm taşları çok kolay teşhis edebilmektedir. Hastalara ayrıca idrar tahlili yaptırmak suretiyle idrardaki kristalleri,kanama ve enfeksiyon durumunu değerlendirmekte gereklidir.
Böbrek taşlarında tedavi yöntemleri nelerdir ?

Böbrek taşlarının çoğu kendiliğinden düşme eğilimindedir. Tüm idrar yolu taşlarının yaklaşık 80’i ilaç tedavisi ile düşer. Taşın düşmesini etkileyen en önemli faktör taşın büyüklüğüdür. 4 mm’nin altındaki taşın düşmesi beklenirken, 6 mm’nin üzerindeki taşlar‘a müdahale gereklidir. Ayrıca, taşların şekli ve idrar yolundaki yerleşimi de düşmeyi etkileyen önemli faktörlerdir.

Tedavi Yöntemleri:
- Kendiliğinden yada ilaç yardımıyla taşın düşürülmesi
- ESWL ( şok dalgası ile taşları kırmak)
- Minimal invaziv girişimler (Kapalı böbrek taşı ameliyatı, kapalı üreter taşı ameliyatı)
- Klasik açık ameliyat yöntemi

Bu yaklaşımlardan hangisinin uygulanılacağı; taşın yerine, büyüklüğüne, idrar yollarına verdiği veya verebileceği zararına ve taşın cinsine bağlıdır. Günümüzde minimal invaziv tekniklerin gelişmesi sonucu klasik açık cerrahi, en az başvurulan ve en az tercih edilen metod olarak kalmıştır.

Taş kırma yöntemi (ESWL)

Günümüzde taşların tedavisinde uygulanan en kolay ve en az zahmetli yöntemdir. Vücut dışında oluşturulan şok (basınç) dalgalarının böbrekteki taşlar üzerine odaklanması ile taşların kırılması esasına dayanan modern,pratik ve ağrısız tedavi şeklidir. Ancak her taşın tedavisi için uygun olmayıp sadece çapı 2 cm.nin altındaki böbrek taşlarının en etkili tedavi şeklidir.Bu yöntemle taşlar küçük parçalara ayrıldıktan sonra vücuttan dışarı atılabilmektedir. Tedavi sonuçları başarılı olup, uygun hastaların seçimi çok iyi yapılmaktadır. Büyük taşlar,aşırı şişmanlık,kanama bozuklukları,idrar yollarında enfeksiyon ve idrar yollarında tıkanıklık bu yöntem için engel teşkil eden faktörlerdir.

ESWL Uygulaması
Üreteroskopi
Böbrek ile idrar torbası arasında yer alan üreterde (idrar kanalı) takılıp kalan taşların yine hemen hemen hepsi açık ameliyat yapılmaksızın endoskopik (kapalı, ameliyetsız) yoldan girişimler ile tedavi edilebilmektedir. İşlem sırasında ışıklı Alet ile önce idrar torbasına, sonra da taşın bulunduğu idrar kanalına girilerek ilerlenir ve taşın bulunduğu bölgeye gelince küçük taşlar değişik girişimler ile direkt dışarı alınır. Eğer taş büyük ise, olduğu yerde kırılarak küçük parçalara ayrılır ve bu parçalar tek tek temizlenir.Geri kalan çok küçük taşlar ise kendiliğinden dökülür. Bu yöntem sonrasında hastaya bir kesi yapılmadığı için hastanın iyileşmesi ve günlük aktivitelerine dönmesi çok hızlıdır. Bu yöntem özellikle idrar kanalının alt kısmında (idrar torbasına yakın) yerleşmiş taşların alınmasında ilk tercih edilen tedavi yöntemdir. Orta ve üst bölümde yerleşen taşların çoğu taş kırma yöntemi (ESWL) ile tedavi edilebilmektedir.

Üreteroskopi Uygulaması

Perkütan Taş Cerrahisi ( Kapalı Böbrek Ameliyatı) :
Taş kırma yöntemi ile tedavi edilemeyen veya kırılsa da dökülemeyecek büyüklükte olan taşların çoğunda hastalara açık ameliyat yapmadan, böbreğe endoskopik olarak tek bir kanaldan girilerek (kapalı yoldan) tedavi yapılabilmektedir.
Perkütan yoldan taşın cerrahi tedavisi ciltte açılacak küçük bir delikten böbreğe girilerek, böbrek içinde ki taşlar gözle görülebilmekte, sayısı ve büyüklükleri net bir şekilde değerlendirebilmektedir. Küçük olan taşlar kolaylıkla dışarı alınabilirken, büyük taşlar olduğu yerde kırılarak küçük parçalar halinde temizlenebilmektedir. Sadece tek bir kanaldan girildiği için bu yöntemin böbrek fonksiyonları üzerinde ciddi hiçbir etkisi olmayıp hayat kalitesi açısından da hastaya çok az zarar veren bir yöntemdir. Bu yöntem yüksek başarı oranları ile işlem sonrasında hastaların herhangi bir ameliyat yarası olmaksızın erkenden ayağa kalkıp, çok kısa sürede iyileşerek, aktivitelerine dönmelerine müsaade etmektedir.
Böbrek ve idrar yolları taşları

Yorum Yok »

Stresle Basa Cikmanin Yollari

Kontrol altında tutulduğunda hayatı daha üretken hale getirmek için motive edici bir etken olan stres, aşırı derecede yaşandığında zihinsel, ruhsal ve hatta fiziksel açıdan sağlığı olumsuz yönde etkileyen bir tehdide dönüşebiliyor. Strese neden olan faktörleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da onunla mücadele etmenin yolları mevcut.

İş hayatı, ev, çocuklar, ödenecek faturalar, kredi kartı borçları, okul taksitleri, kalabalık, trafik, gürültü derken, bu kadar koşuşturmaca arasında kendimize, hobilerimize ve en önemlisi sevdiklerimize yeteri kadar zaman ayıramamak, yaşantımızda Gün geçtikçe artan bir stres faktörünün oluşmasına zemin hazırlıyor. Uzmanlara göre aslında bir hastalık olmayan stres, kontrol altında tutulduğunda yeni alternatifler oluşturmak konusunda düşünmeye sevk etmek ve hayatı daha üretken hale getirmek için motive edici bir faktör. Ancak aşırı stres, zihinsel, ruhsal ve fiziksel açıdan sağlığımızı olumsuz yönde etkileyen bir tehdit unsuru. Aşırı stres altındaki kişilerde yeme-içme bozuklukları, uykusuzluk, huzursuzluk, sinirlilik, iştah kaybı ya da aşırı yeme eğilimleri, sigara ve Alkol bağımlılığının artması, konsantrasyon eksikliği, isteksizlik, sürekli yorgunluk gibi kişinin iş ve sosyal yaşantısını son derece olumsuz etkileyecek belirtiler görülüyor. Yoğun ve uzun süreli stres altındayken dolaşım sistemine Adrenalin ve stres hormonları salgılandığını belirten uzmanlar, bu Hormonların da kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi Sağlık açısından risk oluşturabilecek problemlere neden olabileceğini bildiriyor.

İnsanları strese sokan faktörler ve bunlarla mücadele yöntemleri kişiden kişiye göre değişiklik gösterse de evlilik, boşanma, hamilelik, doğum yapma, sevilen birinin ölümü, sağlık problemleri, işten çıkarılma, yeni bir işe başlama, farklı bir şehir ya da ülkeye taşınma gibi genellikle alışık olunmayan ve ilk kez karşılaşılan olaylar, çoğu insan üzerinde strese yol açabiliyor. Bununla birlikte, hipertiroid, aşırı hareketsizlik ve kötü Beslenme gibi unsurların da strese sebep olan faktörler arasında bulunduğu belirtiliyor. Uzmanlar, stresle başa çıkmanın en etkili yollarını şu şekilde sıralıyor:

- Dengeli ve sağlıklı bir beslenme programı uygulayın.

- Fazla kilonuz olduğunu düşünüyorsanız, ki bu da görüntünüzden ve giyim şeklinizden hoşnut olmamanıza sebep olacağı ve ayrıca hareket kapasitenizi sınırlayacağı için sizi strese sokacaktır, bu konuda bir diyetisyene müracaat ederek yardım alın. Bünyenize uygun olmayan çok düşük kaloroli şok diyetleri kesinlikle uygulamayın.

- Beslenmenizde “omega 3″ ve “omega 6″ yaÄŸ asitleri açısından zengin balığa, Protein açısından zengin et ve süt ürünlerine, seratonin Hormonu salgılanmasına yardımcı olan karbonhidratlara ve lifli gıdalara özellikle yer verin.

- Her gün düzenli olarak 1.5 Litre kadar Su için. Stres altındayken ise, terlemeden dolayı su kaybınız olacak ve ağzınız kuruyacaktır. Bu durumu önlemek için özellikle su için.

- Haftada 3 gün egzersiz yapın, en azından 1 Saat kadar yürüyün. Özellikle açık Havada yapılacak egzersizler, stresle başa çıkmada etkili olan hormonların salgılanmasına yardımcı olur.

- Her gün çok geç saatlerde olmamak kaydıyla belirli bir Saatte yatmayı ve sabahları belirli bir saatte kalkmayı alışkanlık haline getirin.

- Uykunuzu yeterince aldığınıza emin olun. Hatta, daha kaliteli bir uyku için yatmadan önce ılık duş alın. 1 bardak Sıcak süt ya da Bitki çayı için, rahatlatıcı müzik dinleyin ya da hoşunuza gidecek bir şeyler okuyun. İş konusunda ya da ertesi gün yapacaklarınızla ilgili hiçbir şey düşünmeyin.

HAYIR DEMEYİ MUTLAKA BAŞARMALISINIZ

- Çok yoğun bir tempoda çalışıyorsanız; belirli aralıklarla mola verin, dik oturun, gözlerinizi kapatın ve 10 Dakika kadar zihninizi boşaltın. Sevdiğiniz şeyleri, olmak istediğiniz bir yeri hayal edin.

- Belirli aralıklarla iş yerinde dolaşın, yürüyün ya da merdiven inip çıkın. Hareket etmeniz kan dolaşımınızın da harekete geçmesine yardımcı olacaktır.

- Ne olursa olsun eve iş getirmeyin. Eşinizi, sevdiklerinize, çocuklarınıza mutlaka zaman ayırın. Bu süreleri dolu dolu, kaliteli bir şekilde geçirin. Aile birliğinin korunmasına ve aile bağlarının güçlendirilmesine önem verin. Düzenli aralıklarla aile büyüklerinizi arayın ve ziyaret edin.

- Gün içinde kendinize ve hobilerinize zaman ayırın. Bu, kitap okumak ya da müzik dinlemek, yürüyüş yapmak, sevdiğiniz bir arkadaşınızla bir kafede oturup sohbet etmek de olabilir.

- Evde ya da iş yerinde, yapabileceğinizden fazla sorumluluk almayın. İşlerinizi daima aciliyet ve önem sırasına göre yapın. Kimsenin aynı anda her şeye birden yetişemeyeceğini unutmayın. Zamanınızı iyi kullanın. Gerek evde gerekse iş yerinde günlük ve haftalık planlar, programlar yapmak size yardımcı olacaktır.

- “Hayır” demeyi mutlaka baÅŸarmalısınız. En yakınlarımız bile bazen içinde bulunduÄŸumuz stresi ve koÅŸuÅŸturmacayı göz ardı ederek çok talepkar ya da bencil olabilir. Onlara ”hayır” demeyi öğrenin.

- Gerek evde gerek iş yerinde, eğer ihtiyacınız varsa mutlaka yardım ve destek isteyin. Siz bunu dile getirmedikçe insanların farketmesini beklemeyin.

- Sizi zorlayan, samimiyetine inanmadığınız ve size keyif vermeyen kişilerle birarada olmayın. Bu, eskiden çok samimi olmanıza rağmen şimdi sizin için hiçbir şey ifade etmeyen bir okul arkadaşınız bile olabilir.

- İnsanların boş yere vaktinizi çalmasına izin vermeyin.

- Sağlıklı bir beslenme programı uygulayın.

- Sizin için stres kaynağı olan olaylara ya da sizi öfkelendiren durum tünüzden ve giyim şeklinizden hoşnut olmamanıza lara farklı açılardan bakmayı deneyin. Neden-sonuç ilişkileri üzerinde düşünün. Empati kurmayı öğrenin. Unutmayın ki her zaman siz haklı olamazsınız.

- Stresiniz ve öfkenizle başa çıkmayı öğrenin. Acele karar vermeyin, nefes alma tekniklerini deneyerek sakinleşmeye çalışın, daha sonra pişman olacağınız sözler sarf etmeyin. Gerekirse bir süre bulunduğunuz ortamı terk edin ve sakinleştikten sonra durumu yeniden değerlendirin.

- Gülümsemeyi, iyimser ve esprili olmayı ihmal etmeyin.

- Sıkıntılı anlarınızda kendinize başarılarınızı hatırlatın ve gelecek için neler yapmak istediğinizi listeleyerek planlayın.

- Şu anda sizi çok üzen ya da kızdıran bir olayı 1 yıl sonra muhtemelen hatırlamıyor olacağınızı unutmayın.

- Geçmişte olanlarla çok fazla uğraşmayın. Gelecek için planlar yapın, ancak bunun için kafanızı çok yormayın. En önemlisi, içinde bulunduğunuz anı yaşayın.

- Belirli aralıklarla tatile çıkın, özellikle de doğa ile içiçe olabileceğiniz yerlere gidin.

- İnançlarınızı güçlü tutun. Bu, iç huzurunuz açısından önemlidir.

- İhtiyacı olanlara maddi-manevi yardım edin. Bu, kendi gözünüzdeki değerinizi arttıracaktır.

- Her yolu denemenize rağmen stresle başa çıkamıyorsanız, mutlaka bir uzman psikologdan ya da psikiyatristten yardım alın. (iha)
Stresle Başa Çıkmanın En Etkili Yolları

Yorum Yok »