Archive for Saglik Bilgisi

Yirmi Yaş Dişleri

Yirmi yaş dişi kâbusu!

Yirmi yaş dişi, diğer bir isimle akıl dişi, birçok insan için korkutucu bir fenomendir. Genel popülasyonun çok büyük bir kısmı yirmi yaş dişlerinden sıkıntı yaşamakta ve dental kliniklere başvurmaktadır. Bu fenomen abartılıyor mu? Yoksa gerçekten korkulacak bir şey var mı? Bu biraz da bizim beklentilerimizle alakalı…

Diş Hekimi Cansın Özgür, 20 yaş dişlerin doğru pozisyonda çıkması ve çevre dokulara zarar vermemesi halinde bu dişin yerinde kalmasında bir sakınca olmadığını belirtiyor.

Yirmi yaş dişi, 7 yaşından 25 yaşına kadar gelişmektedir. 9 yaşında radyografilerde de görülmeye başlayan yirmi yaş dişi, 14 yaşında “kuron” denen üst bölgesinin oluşumu tamamlanır.
Saglik Sagliga yazi Devami »

Yorum Yok »Etiketler: , , , , , , , , ,

Uyusturucu Bagimliligi Hakkinda bilgi


Esrar ; Sigara şeklinde içilmekte veya ağız yolu ile alınmaktadır . Bağımlılık gücü azda olsa , yaptığı kesindir.

Sedatifler ; hipnotikler : Bağımlılık yapabilirler . Aslında yerinde kullanıldığında faydalı ilaçlardır . Ancak uzun süre , yüksek dozda alınması halinde zararlı olmaktadır.

Bırakılmaları halinde sıkıntı , gerginlik , titreme , uyku bozukluğu , bulantı , kusma ve idrak kusma olur.

Amfetaminler ; Sentetik ilaçlardır . Merkezi sinir sistemini uyarıcıdır. Uzun süre kulanımda bağımlılık yapar.
Saglik Sagliga yazi Devami »

Yorum Yok »Etiketler: , , , ,

Kotu Haber Kalpten

Acıbadem Adana Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Mustafa Kibar, her yıl kalp ve damar hastalıklarından 18 milyon insanın öldüğünü, 2020 yılında bu rakamın 25 milyona çıkacağını söyledi.

Adana İl Sağlık Müdürlüğü ve Acıbadem Adana Hastanesi, “Kalp Haftası” dolayısıyla “Kardiyolojide Güncel Korunma, Tanı ve Tedavi Yaklaşımları” konulu konferans düzenledi. Konferansta konuşan Acıbadem Adana Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Mustafa Kibar, Türkiye ve dünyada en önemli sağlık problemlerinden birinin kalp ve damar hastalıkları olduğunu belirtti.
Saglik Sagliga yazi Devami »

Yorum Yok »

Beyin yıkama ile bebeklerin hayatı kurtulacak

Beyin Yıkama isimli yöntem yeni doğan bebeklerde görülebilecek sakatlık riskini ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Bu yöntem ile özellikle erken doğan ve beyin kanaması geçiren bebeklerin ileride sakat kalma risklerini tamamen yok ediyor. İngiltere Bristol’daki doktorlar tarafından geliştirilen yöntem de beyine baskı yapılarak bebeklerin kurtarılmasını gerçeğe yansıtıyor.

Son 20 yıldır bu araştırmayı yürüten Profesör Andrew Whitelaw ve pediatrik beyin cerrahı Ian Pople’ın geliştirdiği bu yöntem, prematüre doğan bebeklerin beynine iki tüp yerleştirilerek uygulanıyor. Tüplerden bir tanesi beyindeki sıvıyı boşaltırken diğeri de temiz sıvıyı beyne gönderiyor. Bu işlem tamamlandıktan sonra ise tüpler çıkarılıyor ve toplam 3 gün sürüyor.
Saglik Sagliga yazi Devami »

Yorum Yok »Etiketler: , , , ,

Krem Uzerine

Tamam, en değerli giysimiz cildimiz. Onu korumalı, kırışıklıklarını gidermeli, sağlıklı olsun diye kremlerle yumuşatmalıyız.

Fakat o kadar çok çeşit krem çıktı ki, aynamızın önü doldu taştı. Gece ayrı; gündüz ayrı, göz çevresi, yanaklar, eller, ayaklar derken onlarca kremle karşı karşıya kaldık. Bu kadar çok çeşide gerek var mı? Uzmanlara sorduk. Kaçarı yok. Fazla abartmayın fakat kullanın, diyorlar.

Gece ayrı, gündüz ayrı, kışın ayrı, yazın ayrı, 30 yaş altı için ayrı, 30 yaş üstü için ayrı, yağlı-kuru-hassas ciltler için ayrı, el için ayrı, yüz için ayrı, göz çevresi için ayrı, kollar ve bacaklar için ayrı, ayaklar için ayrı, dizler için ayrı… Kreme bulandık gidiyoruz. Soğuk havanın ciltte oluşturduğu çatlakları gidermek, yorgunluk ve hava kirliliğinin etkilerinden kurtulmak, bakımlı ve güzel olmak için nemlendirici kullanalım derken bir de baktık ki, aynamızın önü kremlerle dolup taşmış.

Erkekler bile tıraş öncesi, tıraş sonrası, gece yatarken, gündüz gezerken derken çeşit çeşit krem kullanmaya başladı. Üstelik neredeyse her gün piyasaya yeni bir krem çıkıyor. O kadar çekici vaatlerde bulunuyorlar ki, kayıtsız kalmak mümkün değil. Peki hangisini, nasıl kullanmak gerekiyor? Reklamlarda söylendiği gibi en değerli giysimizi, derimizi korumak adına ona zarar mı veriyoruz?

Sema Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Özyılmaz, abartıya kaçmamak gerektiğini söylüyor. Gerçekten ihtiyacınız yoksa reklamlara ve vaatlerine kanıp şık kutularına aldanıp kozmetik ürünlerine dünyanın parasını vermeye gerek yok. Cilt bakımında en önemli unsur temizlik. Cildi temizledikten sonra kuruluk hissi oluşuyorsa nemlendirici kullanılabilir. Bunun için Özyılmaz, bilinen ve uzun zamandır piyasada olan markaları öneriyor. Ayrıca 30 yaş altı grubun yoğun krem kullanmaması gerektiğini söylüyor. Problemli cildi olanlar ise mutlaka bir hekime başvurmalı. Onun önerilerine göre ürün kullanmalı. Yani kozmetik mağazalarının ürün uzmanlarına kanarak seçim yapmayın.

Son yıllarda kozmetik sektöründe popüler iki kavram var. Biri; yaşlılığın etkilerini azaltan veya yaşlanmayı geciktiren kremler, diğeri de doğal ürünler. Özyılmaz, yüzde yüz doğal ürün olmayacağını söylüyor. Üstelik bitkisel ürün, her ciltte aynı etkiyi göstermiyor. Özyılmaz, bu ürünleri kullanmadan önce bir uzmana veya hekime danışmak gerektiğinin altını çiziyor. Yaşlanmayı geciktiren ürünlerin ise mutlaka 30 yaş üstü grup tarafından kullanılması gerektiğini vurguluyor.

İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Kozmetoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gülgün Yener, yaşlanma etkilerini azaltan kremlerin piyasada çokça görünmesinin sebebini, insan ömrünün uzaması olarak değerlendiriyor. Yaşın ilerlemesi ve olumsuz çevre şartları cildin sıkılığını ve esnekliğini kaybetmesine sebep oluyor. Yaşlılıkla birlikte ciltte renk değişikliği ve damarlarda çatlamalar ortaya çıkıyor. Yaşlanmaya karşı üretilen kozmetikler ise cilt sıkılığını artırmaya yönelik maddeler içeriyor. Yener, bu ürünlerin mutlaka eczanelerden alınması gerektiğini söylüyor. g.baki@zaman.com.tr

***

Cildiniz en değerli giysiniz aman bunlara dikkat!

Sema Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Özyılmaz, krem kullanımına dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor ve aşağıdaki uyarılarda bulunuyor:

Çok ve bol krem kullanmak alerjik reaksiyonlara sebep olabilir, erken yaşlanma, gözeneklerin daha belirginleşmesi, cildin daha çabuk kuruması gibi olumsuzluklara sebep olabilir. Özellikle büyük şehirlerde hava kirliliğinden dolayı cilt temizliği çok önemli. Cilt temizliği için kullanılacak ürünleri özenli seçmek gerekiyor. Mesela sabun, cildi kurutur. Cildin yağ dengesini bozmayan ürünler tercih edilmeli.

Kuru ciltlerde kesinlikle sabun kullanılmamalı. Yine kuru cilt yıkandıktan sonra tonik kullanmaya gerek yok.

Peeling, cilt yapısını bozabilen bir ürün. Uygulaması doktor tavsiyesi ile yapılmalı. Cildi ince ve kuru olanlar peeling yapmamalı.

Kırışıklıkları önleyici kremler 30 yaş üstü için üretiliyor. Bazı kremleri ise 50 yaş üstündekiler kullanmalı. Bu kremleri erken yaşta kullanmak ciltte erken yıpranmaya, erken yaşlanmaya ve cilt deformasyonuna sebep olur.

Gece kremlerinin erken yaşta kullanımı yanlış bir uygulama. Erken yıpranmaya sebep olur. Çünkü içinde anti aging etkisi sağlayan madde var. Doku yapısını hızlandıran bu ürünleri kullandığınızda cildiniz yıpranabilir. 30 yaş sonrası, gece kremi kullanabilir.

20-30 yaş arası, gündüz saatlerinde basit bir güneş koruyucusu, gece saatlerinde ise nemlendirici kullanabilir.

30 yaşından sonra göz çevresi kremi kullanılabilir.

Krem alırken uzun süredir piyasada olan güvenilir markaları tercih edin.

Yaşa, cilt tipine ve mevsime göre krem kullanmak gerekiyor.

Aldığınız kremin size uygun olup olmadığını anlamak için birkaç gün takip edin. Kızarıklık, alerjik reaksiyon varsa kullanmayın.

Güneş koruyucu kullanımı çok önemli, yurtdışında toplumsal hareket haline getirilmiş. Güneş deri kanserine sebep olan bir etken. Bu nedenle her yaşta kullanmak şart.
Gülizar Baki – Zaman

Yorum Yok »

Ailevi Akdeniz Ateşi Belirtileri Nedenleri Tedavisi Tanısı

Ailevi Akdeniz Ateşi, Ailevi Akdeniz Ateşi Belirtileri, Ailevi Akdeniz Ateşi Nedenleri, Ailevi Akdeniz Ateşi Tedavisi, Ailevi Akdeniz Ateşi Tanısı..

Ailevi Akdeniz Ateşi sıklıkla Türklerde, Araplarda, Yahudilerde ve Ermenilerde görülen bir hastalıktır. Ailevi Akdeniz Ateşi tekrarlayan ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrısı atakları yapan bir hastalıktır. Ataklar genellikle 24 – 48 saat sürer. Hastalarda ataklar dışında hiçbir belirti yoktur, yani normal insandan farksızdırlar.
chat

Ailevi Akdeniz Ateşinin adından da anlaşılabileceği gibi 3 temel özelliği vardır;
1. Ailesel geçiş: Hastalığın ortaya çıkması için anne veya babanın taşıyıcı veya hasta olması gerekir.
2. Sıklıkla Akdeniz Bölgesi ve civarında görülmesi (Karadeniz Bölgesi de dahil)
3. Ateş atakları yapması: Ateş ataklarına karın ağrısı, eklem ağrısı veya göğüs ağrısı eşlik eder.

Karın ağrısı, akut apandisit ile karışabilir ve çok şiddetli olabilir. Bu hastaların bir kısmı akut apandisit tanısı ile ameliyat edilmişlerdir ancak karın ağrıları geçmemiştir.

Hastalık uzun dönemde amiloidoz denen başka bir hastalığa yol açabilir. Amiloidozda vücutta değişik organlarda amiloid denilen madde birikir, bunun sonucu kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, ishal, bilinç kaybı, felç gibi sorunlar ortaya çıkar.

Ailevi Akdeniz Ateşi Nedenleri, Tanısı ve Tedavisi..
Ailevi akdeniz ateşi kalıtsal bir hastalıktır. 1997 yılında hastalığa yol açan gen bulunmuştur. Bu gen, hastalığın tedavisinde mutlaka yeni ufuklara yol açacaktır.

Kesin tanı genetik inceleme ile mümkündür ancak genetik inceleme pahalıdır ve henüz çok yaygın olarak kullanılmamaktadır. Hastanın ataklar esnasında ve atak dışı zamanlarda muayene edilmesi ve bazı laboratuvar incelemeleri ile tanı genetik inceleme olmadan da kolaylıkla konur. Tanı koyarken dikkat edilmesi gereken nokta ateş, karın ağrısına yol açan diğer hastalıkların ekarte edilmesidir.

Günümüzde Ailevi Akdeniz Ateşinin bilinen tek tedavisi, doktor kontrolu altında kullanılması gereken Kolşisin isimli ilaçtır. Kolşisin; ateş, karın ağrısı vesaire ataklarının sıklığını ve şiddetini azaltır. Kolşisin amiloidoz gelişmesini de önleyebilir.

Yorum Yok »Etiketler: , , , ,

Kadin Sagligi

Kadın Hastalıkları
Jinekolojik Kontrol ve amaçları

Amaç: Jinekolojik kontroller ülkemizde halen rutine yerleşmemiştir. Yani birçok kadın hala bir problemi olduğunda jinekologa gider. Bu kontrollerin amacı özellikle rahim ve yumurtalıklarla ilgili sorunları ortaya koymak ve varolan sorunların takip edilmesidir. Bilindiği gibi rahim ve yumurtalıklar karın içinde yerleşmiş organlardır ve sorunları her zaman bir belirti vermeyebilir. İlaveten her ay sürekli değişim gösteren bu organlarda erken devrede saptanan sorunların önüne geçilmesi daha kolay olmaktadır.

Ne zaman başlamalı ve ne sıklıkta yaptırılmalıdır ?

İlk adet kanaması olan kızların senede bir defa kontrolü yeterlidir. Evlenmiş veya cinsel yaşamı başlamış olan kadınlarda ise 6 ayda bir jinekolojik kontrol yaptırması önerilmektedir. Herhangi bir sorun açısından takip yapılıyorsa bu aralıklar hekim tarafından sıklaştırılabilir.

Jinekolojik kontrolde hangi organlar kontrol edilmektedir?

Jinekolojik muayenede vagina dış ve iç bölgesi, rahim dış kanalı, rahim ve yumurtalıklar kontrol edilmektedir. Ayrıca her jinekolojik kontrolde meme muayenesi(memede kitle ve sıvı gelmesi kontrol edilir) ve tiroid bezi(guatr açısından) kontrol edilmektedir. Senede bir vaginal smear testi yaptırılması önemli bir konudur. Zira cinsel hayatı başlamış olan kadınlarda bu test özellikle rahim dış kanalı kanseri açısından kolay, ucuz bir testtir. Her jinekolojik muayeneye ilaveten jinekolojik ultrasonografi yapılması da önemlidir. Çünkü özellikle klolu kadınlarda rahim ve özellikle yumurtalıkların normal büyüklükte olup olmadığını bildiren en önemli yöntemdir.

Kontrollerde hangi testler yapılmalıdır ?

Herhangi bir sorun saptanmamışsa senede bir vaginal smear testi ve ultrasonografi muayeneye ilaveten yapılabilir. Menopozda ve 40 yaş üzerindeki kadınlarda senelik mamografi de yapılmaktadır. Özellikle yakınlarında meme kanseri saptanan kadınlarda 30 yaşından itibaren periyodik mamografi yapılması önerilmektedir. Bunun dışında soruna yönelik testler hekim tarafından size önerilecektir.
Normal Gebelik ve Doğum
Sezaryen-Vakum-Forseps ile Doğum
Gebelik İzlemi
Gebelikten Korunma Yöntemleri
” >Doğum Kontrol Hapları
Myoma Uteri
Endometriozis
Sancılı Adet Görme
Akıntılar
Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar
Kısırlık
Menopoz
Jinekolojik Kanserler
Tüp Bebek
Kısırlık, Tüp Bebek ve Endoskopi ile ilgili merak edilenler
Kadın Hastalıkları ile ilgii sıkça sorulan sorular
Gebelik ve Doğumla ilgili sıkça sorulan sorular
” >Kordosentez
” >Histerosalpingosonografi
Bazı tıbbi görüntüler
Gebelikte Fetal Kalınlık Ölçümü
Kadın Hastalıklarının Kapsamı
Gebelikte üçlü tarama testi
Kürtaj
Rahim Ağzı Yaraları
Aşırı Tüylenme
Hamilelik Döneminde Egzersiz

Yorum Yok »

Diabet

Diabet

Şeker Hastalığı ve Komplikasyonları
” İnsülin´in ortaya çıkması sayesinde diyabetik koma çağından, diyabetik komplikasyonlar çağına ilerledik.”

Bu sözler, şeker hastalığı konusunda zamanının önemli uzmanlarından olan E.P.Joslin´e ait. İnsülin´in keşfini izleyen dönem içinde bundan yaklaşık 70 yıl kadar önce söylenmiş bu sözler, tıp dilinde Tip 1 diabet olarak adlandırılan insüline bağımlı şeker hastalığı için söylenmiş olmakla beraber, bu gün için, İnsülin´e bağımlı olmayan yani Tip 2 diabet için de geçerlidir.

Bu sözlerle ne denilmek istendiğini belki anladınız. Şeker hastası olarak yaşanan yıllar çoğaldıkça, bu hastalığın neden olduğu ek sorunlar (komplikasyonlar) da artmaktadır.
Diabetin Tipleri Nedenleri?
Diabet denilince, kandaki glukoz metabolizmasının bozulmasına yol açan birbirinden ayrı iki tablo anlaşılır.

Juvenil diabet olarak da adlandırılan tip 1 diabet, genellikle çocukluk yaşlarında ortaya çıkar. Nedeni, pankreasın beta hücrelerinin yeteri kadar insülin üretememesidir. Bilindiği gibi insülin, sindirim sisteminin gıdalardaki unlu, şekerli, nişastalı maddeleri işleyerek oluşturduğu ve kana karışmasını sağladığı glukozun, hücrelere girip kullanılmasını yani enerji üretilmesini sağlayan bir hormondur. Yeterli insülin bulunmadığı taktirde, kanda bol miktarda bulunan glukoz hücrelere giremez, hücreler açlık çekerler. Bunun aşırı olması, hücrelerin ve dolayısıyla hastanın ölümüne yol açabilir. Bu nedenle tip 1 diabeti olan hastaların, glukoz metabolizmasını düzenlemek için, ömür boyu, insülin takviyesi yapmaları gerekir.

Tip 2 diabet yaşamın daha geç dönemlerinde ortaya çıkar. Pankreasın yeterli insülin üretememesinin yanısıra, vücut hücrelerinin insülinden etkilenmelerinde de bozukluk vardır. Yani kanda yeterli. hatta çoğu zaman fazla, glukoz ve insülin bulunmasına rağmen hücreler glukozu alıp kullanamaz yani açlık çekerler. Diğer bir deyişle tip 2 diabetiklerde insülin, ´glukozun kapı bekçisi´ olma görevini yapamamaktadır, dolayısıyla hücrelerin glukoza kapısı kapalıdır. Zaman içinde hastaların çoğunda insülin üreten beta hücrelerinde ilerleyici bir fonksiyon kaybı da olur. Böylece, başlangıçta şeker düşürücü haplarla (oral antidiyabetik) idare edebilen hastalar da insülin takviyelerine ihtiyaç duyar hale gelirler.

Şeker hastalığı (diabet) başlıca iki tip olmakla beraber, özellikle erişkin kişilerde görülebilen ´glukoz tolerans bozukluğu) olarak adlandırılan başka bir tablo da bulunur. Bu da zaman içinde tip 2 diabetin oluşacağının bir göstergesidir.

Gelişmiş ülkelerde erişkinlerin yaklaşık %6 ila 10 kadarında tip 2 diabet. %15 kadarında da ´glukoz tolerans bozukluğu´ görülmektedir. Bu oranın gelişmiş ülkelerde artmış olmasının nedeni daha hareketsiz bir yaşam ve şişmanlığın artmasıdır. Gelişmekte olan ülkelerde de refah düzeyi arttıkça daha önceleri düşük olan bu oran, gelişmiş ülkelerdeki düzeye doğru artmaktadır.
Nasıl Teşhir Edilir?
Diabet teşhisi kandaki glukoz düzeyinin ölçümü ile yapılmaktadır. Şüpheli durumlarda, halk arasında ´şeker yükleme´ olarak bilinen oral glukoz tolerans testi yapılmaktadır. Eğer kandaki glukoz düzeyi açlıkta 125 mg.ın veya 75 gr glukoz içirildikten 2 saat sonra. 200 mg.ın üzerinde ise diabet tanısı konulabilir.
Komplikasyonları
İnsülin´in ilaç olarak üretilip piyasaya verilmesinden önceki dönemlerde tip 1 diabet hastalarının yaklaşık %75lik kısmı çok erken dönemde, diabete bağlı komplikasyonlardan (ek sorunlar) ölmekteydi. Diabetin komplikasyonları atardamar sisteminin en ince dallarını etkiler. Mikrovasküler sistem denilen bu damar sistemi kılcal düzeydeki damarlardır. Diabet mikrovasküler sistemdeki damarları hasarlandırdığı için, çeşitli organlar da bu mikrovasküler sistemdeki hasarlar nedeniyle etkilenirler. Etkilenen organlar arasında ilk sıraları alanlar, gözün retina tabakası, sinir dokusu ve böbreklerdir. Bu nedenle diabetik retinopati, diabetik nöropati ve diabetik nefropatiden bahsedilir. Bunlar en korkulan komplikasyonlar olan körlük, böbrek yetersizliği ve sinir sistemi hasarlarına bağlı olarak duyu ve hareket bozukluklarına yol açarlar.

Karbonhidratlı gıdaların sindirilmesiyle oluşarak kana verilen glukoz, pankreas tarafından salgılanan insülin hormonunun etkisiyle hücrelere girerek, yaşaması için gerekli enerjiyi sağlar.

Glukoz hücreye hayat verir ancak, glukozun kandaki düzeyleri uzun süreler boyunca yüksek kalırsa, atardamarların iç çeperlerini kaplayan endotel hücreleri için ölüm anlamına da gelir. İnce atardamarlarda (mikrovasküler sistem) oluşan hasar, glukoz düzeyinin yükseklik miktarı olduğu kadar yüksek kaldığı sürenin uzunluğuna da bağlıdır.

Önceleri ince damarları tutan bu hasar giderek daha büyük damarları da tutabilir. Bunun sonucunda ateroskleroz (damar sertliği), kalp damarlarının hastalıkları, miyokard infarktüsü, inme gibi ciddi sorunlar görülebilir.

İşte bütün bu sorunlar, diabetin çok titiz bir şekilde takip edilmesinin önemini ortaya koyar. Gelişmiş ve bu nedenle diabet sıklığı artmış ülkelerde körlüklerin büyük nedeni diabettir. Ayağa giden damarların tıkanmasına bağlı olarak ayak kesilmeleri, diabetli hastalarda çok sıktır. Miyokard infarktüsü ve kalp krizi nedeniyle ani ölüm şeker hastalarında 6 kat daha sık görülür.
Eşlik Eden Hastalıklarda Önemli
Diabetik hastalarda komplikasyonlara yol açan en önemli etken, kandaki glukoz oranının yükselmesidir. Tip 1 yani insüline bağımlı diabette temel sorun pankreasın yeterince insülin salgılayamamasıdır. Tip 2 diabette ise hücrelerin insüline cevaplarında bozukluk yanında pankreasın insülin salgılama fonksiyonunda da ilerleyici bir fonksiyon bozukluğu bulunur. Eğer Tip 1 diabette kandaki glukoz düzeyini düzenleyici tedavi iyi düzenlenirse komplikasyonlardan büyük ölçüde korunmak mümkün olabilir. Oysa Tip 2 diabette daha hastalık teşhis edildiği anda bile tansiyon yüksekliği, kan yağları yüksekliği ve miyokard infarktüsü gibi sorunlar bulunabilir. Bu nedenle Tip 2 diabetlerde komplikasyonların görülme sıklığı çok daha fazladır. Bu nedenle Tip 2 diabetlerde kandaki glukoz yüksekliğinin kontrolunun yanısıra, kandaki yağların (kolesterol vb.) ve kan basıcının (tansiyon) da normal düzeylerde tutulmasının önemi büyüktür. Bütün bunların yanısıra Aspirin gibi koruyuculuğu kesinleşmiş ilaçların tedaviye katılması önemlidir.
Hasta Uyumu
Diabet yaşam boyu süren bir hastalıktır. Bir insana tüm yaşamı boyunca uyması gereken katı kuralları kabul ettirmek çok zordur. Bunun yanısıra yüksek kan şekerinin başlangıçta hastaya zarar vermemesi, hastalığın hafife alınmasına da yol açar. ´´Benim şekerim 400´e bile çıktı bana bir zarar vermedi´´ ya da ´´Ne yaparsam 200 den aşağı indiremiyorum, benim bünyem buna alışmış artık bana bu normal geliyor´´ gibi konuşmalara çok şahit oluruz. Oysa bunların hiçbiri doğru değildir. Önceleri çok bir belirti vermeyen hastalık, damar sisteminde ciddi bozuklukları sinsi sinsi hazırlamaktadır. Komplikasyonlar belirti vermeye başladığı zaman hasar çok ilerlemiş ve çoğu zaman geri döndürülemez noktaya gelmiştir.

Komplikasyonlar kadar diabetin de başlangıçta kendini göstermemesi, özellikle tip 2 diabette sık rastlanan bir durumdur. Glukoz tolerans bozukluğu aşamasından belirti veren diabet haline geçiş, çoğu zaman 8-10 yıllık bir zaman alır. Bu süre zarfında da bazı hasarlar oluşmaya başlamıştır. Bu nedenle hastalanmadan önce yapılan sağlık kontrolları (check-up) sırasında şeker hastalığı açısından titiz davranmak ve şüpheli hallerde glukoz tolerans testi yapmak önemlidir.
Hekimlerin Sorumluluğu
Hasta uyumunda hekimlerin tutumunun da önemi büyüktür. Uygulanması hemen hemen mümkün olamayacak kadar katı diyetler önerilmesi, hastanın diyeti ve bazen tedaviyi de tümden reddetmesine yol açabilir.

Ayrıca bazı hekimlerde, çok ileri düzeylerde olmayan tip 2 diabeti çok önemli bir hastalık gibi görmemek eğilimi de vardır. Oysa kandaki glukoz miktarı aşırı düzeylerde olmayan şeker hastalarında bile komplikasyonlar sık görülmektedir.

Hiçbir rahatsızlık hissetmeyen bir insanın muhtemel sorunlara karşı önlem alması, ilaçlar kullanması ve yaşamında kısıntılar yapması zor gibi gözükmekle beraber, ileride bekleyen tehlikeleri iyi bilmek uyum sağlama açısından önemlidir. Unutmayın ki, bütün zorluklarına rağmen diabetin komplikasyonlarından korunmak, onları tedavi etmekten çok daha kolaydır.

Yorum Yok »Etiketler: ,